4 Temmuz 2014 Cuma

Ailemiz Hakkında Genel Bilgiler





                           AİLEMİZ HAKKINDA GENEL                        
                                       BİLGİLER                                 



                                 Dr. Macit Yarımoğlu


  Ailemiz bütün Türkmenlerde olduğu gibi doğudan gelip Tarsus yöresine yerleşmişlerdir. Aşiretin adı Karakayalı bir rivayete göre de Karakeçili imiş. En büyük dedemiz olan Hacı Çelik kör olan annesini de alarak Kozan’a gelip yerleşmiş Kozan da zengin olmuş “annesi altın buldu demişler”
 Bu dört kardeşten Ali Kâhya, Şık Ali efendi ve Hacı Hasan ağalar Kozanda Hacı Hüseyinli ailesi olarak bilinir. Dördüncü kardeşin çocukları Demiralp soyadını almışlar. Şeyh Ali Efendi ve Hacı Hasan ağanın çocukları soyadı kanunu çıktığı zaman Çelik soyadını almışlar. Biz Ali kâhyanın çocukları da Yarımoğlu soyadını almışız. Dedemiz Ali kâhya çalışır çok zengin olur Kozanoğlu’nun bir meclisinde biri Ali kâhyada ağa oldu demiş, Kozanoğlu’da o daha yarım ağa diyerek adamın sözünü kesmiş, Ali kâhyanın adı Yarımağa olarak kalmış. Ve Kozanoğlu Yarımağa’yı da mimlemiş. Bu fırsat 1839 Tanzimat fermanı sırsında gelmiş. Tanzimat fermanı bütün yurtta tellallarla ilan edilmiş, Kozanda da gâvur İslam bir olacak bundan böyle gâvura gâvur denmeyecek diye ilan edilmiş. Bunu duyan bizim softalar nasıl olur hiç gâvurla İslam bir olur mu? . Gâvur’a gâvur demeyeceğiz de ne diyeceğiz diye gidip Saimbeyli dağlarında kuzu dolması yiyip keklik avı eden Kozanoğlu’na şikâyet etmişler. Kozanoğulları çok cahil insanlar okuma yazmaları bile yok. Kozanoğlu bu şikâyeti dinleyince bu Yarımağanın işi diyerek bir silahlı gurubu ile Kozana gelmiş. Her zaman Yarım ağa’ya misafir olan bu defa başka bir yere misafir olmuş. Ve ikinci gün Yarımağa’yı çocukları ile beraber yemeğe davet etmiş. Davete giden Yarımağa’nın delikanlı, Boz oğlan isimli oğlunu tuzaktan haberi olan yaşlı bir hanım çocuğa acıyarak oğlum bak eteğin çamur olmuş, ağanın huzuruna böyle çıkma demiş, çocuk eteğine bakmış önemli değil diyerek davete gitmiş. Davete gelenlerin hepsini kurşuna dizdirmiş, biri ölmemiş ölü numarası yapıyormuş. Hafif yağmur yağıyormuş, yüzüne düşen yağmur tanelerinden gözünü kırpıyormuş bunun farkına varmışlar onu da öldürmüşler. Ve adamlarına emir vermiş gidin bunların erkek çocuklarını hep öldürün demiş. Yedi yaşında bir erkek çocuğunu evin önünde kökküç oynarken bulmuşlar, babanı kardeşlerini öldüren birini bulsan ne yaparsın diye sormuşlar “bende onların anasını avratını sinkaf eder onları öldürürüm demiş. Hemen orada onu da öldürmüşler. Beş yaşında bir çocuğu bir ermeni komşuları buğday ambarına saklayarak katliamdan kurtarmış. Bu çocuk İbrahim ağadır. Demek oluyor ki biz aile olarak varlığımızı bir ermeni aileye borçluyuz.
  Bu katliamı yapan Kozanoğlu babasını bir çadıra hapsedip, Çadırcı Mehmet ismini alan Kozanoğlu olsa gerek. Çadırcı Mehmet Adana’da bir davada mahkûm olmuş. Muhtemelen bu olay ile ilgili idi.
  HACI ÇELİK
HACI HÜSEYİN
DEMİRCİ HÜSEYİN
ALİ KAHYA,YARIMAĞA
İBRAHİM AĞA
ALİ(HAFIZ HOCA)
AHMET HOCA
                              MEHMET(SOFU HOCA)

     ASIM
        HALİME
                      NESİBE
MUSTAFA
                         ÖZER,
        SACİT
ŞERMİN
MACİT         NERMİN                   TAŞKIN                    SEVİL         
ÖZDEN
AHMET
        AHMET
İSMAİL
         AYŞE
                OYA
         TİJEN
                  İBRAHİM
         ERDAL
VECİDİYE
  İZZET
MEHMET
                     MEHMET
               ZİYA
        ÜMRAN
                     SÜREYYA
HASAN
GÜNGÖR
        DOĞAN
  PERRAN
FATMA     İBRAHİM      MARİYE               NAİME
             EMİN                          NECDET               ZAHİYE                  ALİ                   EMİNE             ZÜBEYDE         ŞADİYE
HATİCE
MEHMET
        BÜLENT
             NEFİSE
NALAN
MEHMET  AYDAN TAHİR
      BUKET
      ŞÜKRÜ          ADİL     NECMETTİN   FİKRET       EMİNE  
        NEZAHAT  MELAHAT     AYKUT
            ORHAN   BURHAN    TURHAN   ALİYE   BİRSEN

İbrahim ağa: Beş yaşında katliamdan bir ermeni tarafından kurtarılmış üç oğlu olmuş. Bu gün Kozanda-ki Bayram soyadını alan aileden Selver hatunla evlenmiş. Babasının bütün serveti de kendine kaldığından çok zenginmiş. Atının heybesi para dolu olurmuş diye anlatırlar. Hacı Hüseyinli ailesinin reisi imiş. Bir defasında il genel meclis üyesi olmuş aynı sene Feke’den il genel meclis üyesi de bu günkü Erdoğanların dedesi imiş. O keman çalarmış. İbrahim ağa ben keman çalan adamla aynı çatı altında oturmam diye meclis üyeliğinden istifa etmiş. Aradan yüz küsur sene sonra ben o keman çalan dedenin torunu Atilla Erdoğan’la aynı muayenehaneyi paylaştık. O diş tabibi idi ve keman çalardı. Benim de onun en çok beğendiğim tarafı keman çalması idi. Bana keman çalmasını öğretecekti ama ben İbrahim ağanın torunu olarak bir türlü bunu beceremedim. Atilla’nın babası Hikmet beyde keman çalarmış ve cenazemi keman çalarak kaldırın diye vasiyeti varmış. İbrahim ağa genç yaşlarında 40,45 yaşlarında ölmüş ve şeyh Ali Efendi ailenin reisi olmuş. Yetim kalan üç çocuğa vasi tayin edilmiş ayrıca nenemiz Selver hatunla da evlenmek istemiş fakat nenemizin cevabı çok sert olmuş. Atın yerine eşek bağlamam demiş. Şeyh Ali Efendi kızı Atike’yi en büyük kardeş Ali ile evlendirmiş ve rivayete göre İbrahim ağanın menkul servetini damadı Aliye vermiş.
Hafız Ali hocayı bende tanıdım. Hiç kimse ile görüşmeyen çok yaşlı bir ihtiyardı. Çocukları ve torunları sakladığı serveti çıkarmıyor diye onu dışladılar ve iyi bakmadılar. Öldüğü zaman da evini yıktırıp para aradılar ama bir şey bulamadılar.
Mehmet Tevfik Efendi:
İkinci büyük dedemiz. Aile olarak Siirt yörelerinden gelip Niğde’ye yerleşmişler. Halen Siirt ve Niğde’de akrabalarımız vardır. M. Tevfik Efendi okumak için Kayseri de bir Ermeni ile tanışmış. Ermeni Hacın (Saimbeyli) dağlarında bir ot olur sen onları toplat gönder satalım ortak olarak demiş. O da tatillerde Hacın bölgesine gelip otları toplatıyormuş. Bu medrese talebesini Kozanoğulları çocuklarına din dersi vermesini istemişler. Ve medreseyi bitiren bu kişiyi Hacın’a müftü tayin ettirmişler. Müftü: Hacın da çok zengin olmuş. Hacın bölgesindeki 14 su değirmeninin 13 tanesi müftüye aitmiş. Hayatı hakkında kırık dökük bilgilerimiz: Hacın çok güzel ama oğluna alacak kız bulamazsın, kızını verecek oğlan bulamazsın demiş. Nitekim en büyük oğlunu okusun diye Kayseri’ye göndermiş o orada evlenip yerleşmiş. Birini Adana’ya göndermiş o orada evlenip gelmiş, kızının birini Feke’de Yazanlara birini Kozan’da Yarımoğullarına vermiş. Bir oğlunu İstanbul’da tanıştığı meşhur tarihçi Cevdet paşanın konağına göndermiş. O oradan kaçıp Kayseri’ye gelip orada evlenmiş. Daha sonra gelip Karsavran köyüne yerleşmiş. Ben nenemle ziyaretine gittiğimizi hatırlıyorum. Köyde Hüseyin dayı için şu dörtlüğü söylemişler.                                                                                                                                  
 Her ne desem bu adama hak imiş
Aslı temiz tabiatı bok imiş
Talebe olmuş İstanbul’da okumuş
 Namaz kılmaz mescitlerde yeri yok.
                                                                                                                                                   
Müftü ava meraklı av edermiş. Bir ava gidişinde bir köylü ile karşılaşmış, onunla konuşurken köylü Hacın’a müftüye bir şey danışmaya gidiyorum demiş. Müftü kendinin müftü olduğunu söylememiş. Her halde köylünün nazarında müftü imajını bozmak istememiş. Bir defasında Ermeni papazları ziyaretinize geleceğiz diye haber göndermişler buyursunlar demiş ama gelenlere ayağa kalkarak kabul etmek lazım müslümanın hiristiyana ayağa kalkması doğru değil diye düşünüp kapıcısına benim bir iş için dışarı çıktığımı hemen döneceğimi söyle ve misafirleri içeri al demiş. Misafirlerden biraz sonra gelip onlardan özür dilemiş ve onlar müftüye ayağa kalkmaya mecbur olmuşlar.
Kozanoğlu Osmanlıya karşı isyan edeceği zaman müftüyü Kozan ve Kadirli yörelerine taraftar toplamak üzere propaganda gezisine gönderirler. Müftü Kozan da İbrahim ağaya misafir olur ve kızını vermeyi vaat eder. Bu olay 1878 de olabilir. Neticede hükümet isyanı bastırır. Kozanoğluna yardım ettiği için müftüye de Selanik’e sürgün cezası verirler. Selanik’te bir müddet kaldıktan sonra affa uğrar. İstanbul’a geldiğinde devrin tarihçisi Cevdet paşa ile tanışır. Oğlu Hüseyini okusun diye ona gönderir. Hacına gidişte Kozandan geçer oraya Selanik’te gördüğü evlerden birini yaptırır. Ben o evde doğdum. Ev iki ev şeklinde yapılmış çok geniş havluları vardı. Ve büyük bir duvarla ayrılmıştı. Evin bir bölüm cadde üzerinde ve altında dükkânlar vardı. Evin birini satmaya karar verdikleri zaman bu ön bölümün caddeden içerisi görünür, altında ahırı yok diye satmışlar. Bize arka bölümü kalmıştı. Müftünün en büyük oğlu Osman meşhur hoca kara külah ile bir olup babasının kasasını yarmış. Öldüğü zaman neneme miras olarak 100 altın yukarıda anlattığım ev düşmüş. Dedemde bu yüz altını kendine sermaye yapıp manifatura dükkânı açmış.

İZZET dedem: 1876-1933
Anneleri doğum sonu kanamasından ölmüş, dedemle nenem çok güç şartlar altında büyümüşler.
Dedem ava meraklı, o zaman Sıtır dağlarında kaplan varmış. Kaplan avı için Sıtır gidermiş. Sıtırda Çubukçularda kalırmış. Ve onların kızı ile evlenmiş. Şaka olarak Çubukçular kızlarını vermek için atımın ayağına kapandı diyerek hanımını kızdırırmış.
Dedemin hayatı çok aktif, çok faal olarak geçmiş. Hacın Ermenileri muhasara edildiğinde iaşe reisi olarak görev almış. Hacın kuşatmasında çete reislerinden biri de Kozandaki Dağlılardan biridir. Ve bu kuşatmada vurularak ölür(Ökkeş Dağlı). Dağlılar bunu dedemin yaptırdığına inanırlar. İleride dedem İstiklal mahkemesine gönderilirken, Horzum da Yusuf Dağlı görür “nereye gidiyorsun hoca oğlu “ diye sorduğumda Atatürk ün anasını sinkaf etmeye gidiyorum dedi diyerek yalancı şahitlik yapmış. Böylece bir nevi intikam almış.
Dedem Hacın Belediye reisidir. Hacının yakılmasını da dedemin yaptırdığını söylerler. Hacın yanınca ilçe merkezini Gürleşene getirirler. Bu arada şimdiki Doğanbeyli’de ki çiftliğin yerinide  emlak-i metrukeden satın alır. Ve bir gün belediye reisi olarak bütün hükümet dairelerini kağnılara yükleterek ilçe merkezini Doğanbeyliye getirir. Babamdan dinlemiştim, yaşlı bir şube reisimiz vardı, bir gün bana kayınpederinin yüzünden gürleşende ne güzel dut yiyorduk ondanda olduk diye anlatmıştı.
İlçe Doğanbeyli'ye yerleşmiş ama kışın Obrukbeli karla kapandığı için Adana ile Gezbel de kapandığından Kayseri ile de irtibatı kesildiğinden mecbur olmuşlar şimdiki yerine getirmeye. Ve ismini de Hacın kuşatmasında yedek subay olarak görev yapan Kozanlı Saim’in ( Kozandaki akrabaları Demirbilek soyadını almışlardır, daha sonra Osmaniye Mamure de Fransızlarla çarpışırken şehit olmuştur) ismine izafeten Saimbeyli demişlerdir.
Dedem artık çiftliğe dönmüş işini geliştirmeye çalışmıştır. İlk iş olarak su enerjisi ile çalışan bir hızar kurmuştur. O zamanın imkânları ile 10-15 km kanal açtırarak Kazan pınarın suyunu evinin karşısına getirmiştir. O zaman orman koruma kanunları yok. Arkasını ormana dayamış, işlediği keresteleri kağnılarla Adana ve Kayseriye göndermiştir. Bulunduğu köyde güçlü olmak için üç dört Kürt aileyi çiftliğine yerleştirmiş onlara tarla vererek (yarıya) geçimlerini sağlamıştır. Onların hem iş gücünden hem de manevi varlığından yararlanmıştır. Ev yaptırmıştır. Evi on odalı idi iki giriş kapısı vardı. İki mutfak arasındaki kapı kapandığında evlerin birbiri ile ilgi kesilirdi. İki oğlu için böyle düşündüğü anlaşılıyor. Evin içinde yağlı boya resimler vardı. Selamlık çok güzeldi, camların çerçeveleri yağlı boya idi. Hele tavanı bir sanat eseri idi.
Dedem iki defa İstiklal mahkemesine gitmiştir. Birinde evine kaçak sigara kağıdı atıp ihbar etmişler bu yüzden ikincisi şapka inkılabında köylüleri evinde toplayarak şapka giymeyin yoksa gavur olursunuz diye vaaz verdiği için. Bu olayı tahkik için bir müfettiş eve gelir ve uzun müddet çiftlikte kalır. Şahitlerin birini evin bir kapısından girdirir hangi odada konuştu diye sorar şahit odanın birini gösterir diğer şahidi ikinci kapıdan içeri alır o misafir odasını gösterir. Böylece şahitlerin yalancılığı anlaşılır. Birinden beraat eder. Diğerinden de az bir ceza ile kurtulur. Bu cezayı ulus gazetesi azılı bir mütegallibe (etrafına etki eden korkutan ) diye yazmış.
Dedem gerçekten yaşadığı bölgede çok etkisi olan bir kimsedir. Bunu doğrulayıcı iki olayı anlatayım. Kozandan Yarımoğlu dedem, Ali Şadi Çelik, Şakir Çelik dedemi ziyarete gelirler.  Kafilede amcan Mustafa Yarımoğlu da var. Karsavuran köyünde amcan bir katır görür. Babasına bu katırı bana al diye yalvarır, babası peki alayım oğlum der. Katırın sahibini bulurlar bu katırı bize sat ne istiyorsan verelim derlerse de adam katırımı satmam diye diretir. Kafile Kozan’a döndükten birkaç gün sonra adam katırı getirir istediğiniz katırı getirdim der. Yarımoğlu dedem oğlum o zaman çocuk istemişti , benim katıra ihtiyacım yok, ben katırı ne yapacağım dese de adam ne yaparsan yap der ve para pul almadan katırı bırakır gider.  Adamı nasıl korkutmuş ki adam böyle yapmaya mecbur olmuştur. Bildiğim ikinci olay; Annem bir yazı Saimbeyli’de geçirir. Sonbahar gelip Kozan’a dönecek. Fakat o sıralar Kozan Saimbeyli arasında eşkıya kol geziyor. Kimilerini öldürüyor kimilerini soyup soğana çeviriyor. Dedem Gizzik Duran’a haber gönderir. Gizzik Duran o zamanlar bu bölgede meşhur olmuş bir eşkıya onu bilmeyen duymayan yok. Gizzik bir gün Saimbeyli’ye dedemin evine gelir. Dedem kızının Kozan’a gideceğini bu yolculuğun( 48 saat sürer) salimen geçmesini Gizziğin temin etmesini ister. Gizziğin onayını alınca dışarıdaki kızına seslenir, bak kızım Gizzik senin emniyetini sağlayacak der. Annem yok baba ben Gizzikten korkarım der. Gizzik Duran korkma biz sana gözükmeyiz der. Bu olaydan anlaşılıyor ki dedemin forsu Gizik Duranın adamı oluşundan geliyor.
Dedem çiftliğinde hızarını çalıştırıyor bir hayli de para kazanıyor. Hızarın ustasının Sivaslı Gürcü asıllı güzel bir karısı var. Dayım ve Süreyya ağabey kadını taciz ederlermiş. Ve birinde Süreyya ağabey hızarcıya bir tokat vurur Hızarcı bu tokatı sana çok pahalıya ödetirim der ve dağa çıkar. Neticede bir hâkim heyeti keşif için Karsavuran köyüne gelir. Dedem heyetle beraberdir. Hızarcı dağa çıkmıştır, Doğanbey’li muhtarının ve Saimbeyli jandarma komutanının (bir üsteğmen)desteğini ve korumasını da almıştır. Karsavuranda ne zaman döneceğini öğrenmişlerdir. Bunların öğrendiğini dedem de öğrenmiştir. Dedem çiftliğinde heyeti misafir eder ikinci gün Saimbeyli’ye döneceklerdir. Dayım babasını uyarır. Baba bu gün yolunu kesebilirler ben seni iki gün sonra kırdan aşırarak (daha kestirme bir dağ yolu) götürürüm der. Dedem bunu dinlemez, sen bana bir tabanca ver der. Dayım çaresiz tabancayı verir, nasıl kullanılacağını tarif eder. Yola çıkarlar, Obruk beline gelirler, Obruk beli atla yolculukta bir saat sürer. 600 ila 700 metre irtifadan 1100 ila 1200 metreye yükselirsin. İniş aşağıya ata binmek yorucudur. Dedem de attan iner yürüyerek gider bu şekilde kafileden ayrılır. Bu sırada bir silah sesi duyar hiçbir şeyden habersiz Süreyya av ediyor herhalde diye düşünür. O anda atına binip geri dönse yüzde yüz kurtulacak fakat biraz daha ilerleyip bir virajı dönünce felaketi görür bir yere saklanır ama dedemi sağ olarak yakalarlar, Süreyya ağabey vurularak öldürülmüştür(hem yeğeni hem de damadı) dedem tutsaktır. Katil hızarcı hâkimden dedemin idamına karar vermesini ister ve kararı yazdırır. Artık siz gidebilirsiniz der ( bu hâkim Nuri Özsandır ve 1950-1960 arasında Demokrat parti dönemin de Bakanlık yapmıştır). Dedemi alırlar yoldan daha yukarıda kayalıklara doğru götürürler, giderken üzerindeki kâğıtları yırtarak yola atar(herhalde ölüsünün bulunması için) ve hoca seni nasıl öldürelim diye sorarlar. Bir canım için size müdara etmem nasıl bilirseniz öyle öldürün yalnız bir namaz kılayım der. Namaz kılarken arkasından vururlar. Ben nenemin ve annemin ağlayarak bir otomobille gittiğimizi karşıdan gelenlere sorduklarını hatırlıyorum.
Dedemin hayatı dolu dolu geçmiştir. Bir mebus seçiminde Ali Saip Ursavaş ve Fekeli Cezmi Bey de adaydır. Munteibi sanilerin (delegeler) Cezmi beye oy verecekleri söylenir. Bunun üzerine dedem delegelerin hepsine bir numara verir ve öyle oylarını alır. Ali Saip de dedemin evinde kalmaktadır. Babam anlatmıştı. Oyların sayılması için acele eder dedem sandığı açtırır ve oylar sayılır. Ali Saip kazanmış Kozan mebusu olmuştur. Dedemin bu iyiliklerine karşı bir Arap atı ve cins bir boğa hediye etmiştir. Fakat ne acı ki bir zaman sonra dedem Ankara’ya gider. Dönüşte Kozan’a gelir, hoşgeldine gelen Kozanlılar sorarlar Ankara da Ali Saip mi yoksa Şadi Çelik mi daha forslu, dedem Şadi Çelik bizimle akraba olduğundan olsa gerek Ali Saip forslu ama Şadi Çelik daha forslu der. Bunu Kozandaki bizim muhalifler hemen Ali Saip’e ulaştırırlar. Ali Saip o zaman Diyarbakır İstiklal mahkemesi başkanıdır. Siz bir tertip yapın ben bunların hepsini idam edim der. Şadi beyde Kozandan İstiklal mahkemesine gidecekleri Diyarbakır’a değil Ankara’ya gitmelerini sağlar. Ve bu nankör adam arzusuna kavuşamaz. Yarımoğlu dedemde dâhil gidenler aklanırlar iftira edenler beşer seneye mahkûm olur. Ali Saip’te daha sonra belasını bulur. Atatürk’e suikasttan mahkûm olur.
Bana Ali Saip’in oğlu Demir Ursavaş’ın şoförünün eşini hasta olarak getirdiler, ameliyat olması gerektiğini söyledim ve ne kadar para gideceğini anlattım. Şoför durumu patronu Demir’e bildirdi. Ve biraz sonra Demir Bey sizinle telefonda konuşmak istiyor dedi. Benimle konuşurken bana hakaret etti. Ve telefonu kapattı. Ben telefonunu öğrenerek kaç defa telefon ettimse de telefona çıkmadı. Son çıkan kimseye de hakaretlerini fazlasıyla iade ettim. Olayı Kozanlı Topaloğullarından birine anlattım. Topaloğlu da Demir’İ tanırmış ona anlatmış. Ve benim kimlerin torunu olduğumu öğrenince tekrar tekrar  özür dilediğini söylemiş.
Ben ihtisas imtihanına gireceğim zaman vekâletin tayin ettiği jüri üyelerini tanımak ve gün almak için gittiğimde Kadıköyde yaşlı bir doktorla tanıştık. Benim Kozanlı olduğumu öğrenince benim de ilk görev yerim Saimbeyli idi katır sırtında iki günde gittik diye anlattı. Bende annemin Saimbeylili olduğunu Müftü zade İzzet Efendinin torunu olduğumu anlattım. Bana karşı ilgisi hemen değişti. Çok sevdiğimiz çok saygı duyduğumuz bir kimse idi. Bizi çiftliğinde üç gün misafir etmişti, kızları hastalanmış onları tedavi etmiştim diye anlattı. O sene rahmetli Leman teyzemde İstanbul’daydı ona anlattım. Teyzem o doktoru hatırlıyorum çok güzel bir hanımı vardı, biz uyuz olmuştuk bizi tedavi etmişti dedi.
Dedem bu kadar ciddi bu kadar aktif hayatı içinde şaka ve esprileri ile de eksik etmeyen biri idi. Bir defasında yeğeni Ömer Savaş ile konuşuyormuş(Ömer ağa ben yalan söylemem ama laf tatlansın diye ilaveler ederim demişti) Ömer “dayı bir köpeğim var “diyerek köpeğin marifetlerini sıralamaya başlamış, dedem kuzu kuzu dinledikten sonra, benim de köpeğim var onun da çok marifetleri var diye anlatmaya başlamış. Ömer ağa dayı bir köpek bunları yapamaz deyince, ulan senin köpeğin bunları yapıyorsa benim köpeğim neden yapamasın demiş.
Birinde Kozanlıların o zaman ki yaylası Maran’a  Yarımoğullarını ziyarete gitmiş. Dönüşte Maran nasıl bir yer diye sormuşlar. Ayşe(ikiz kız kardeşi) akşam damın önüne bir yatak serdi gece yuvarlanmayım diye beni damın direğine bağladı demiş. Bir cümle ile Maran ancak böyle anlatılabilir.
Dedemin erken ölümü aileyi çok sarsmıştır. Dayım o seneler Adana ziraat mektebindedir. O sıralar Ankara hukuk fakültesi yeni açılmış lise ve muadili mektepleri bitireni hukuk fakültesine alıyorlar. Dayım da en az bir hukuk mezunu olabilirdi. Çok yetenekli yeğeni Şinasi Müftüoğlu da bu olay üzerine tahsilini yarıda bırakmıştır. Oda bir Kaymakam bir vali olabilirdi. Ekonomik durumlarının bozulması da ayrı bir konu. Elli yedi senelik ömrüne çok şey sığdıran dedemin yeri cennet olsun nur içinde yatsın.
Ahmet Yarımoğlu  (dedem) 1873-1939
Küçük yaşta babasını kaybetmiştir. Şık Ali efendinin vesayetinde büyümüştür. Medresede okumuş hoca unvanını almıştır. Çok güzel yazısı vardı. Sonradan öğrendiği yeni yazıyı da çok güzel yazardı.
Evlenme çağına geldiği zaman Kozan da münasip bir kız bulamazlar. Aileden birisi Hacın (Saimbeyli) müftüsünün bir sözünü hatırlatır.
Hacın müftüsü Mehmet Tevfik efendi Kozanoğullarının çok yakınıdır. Kozanoğulları Abdülhamit devrinde isyana karar verdikleri zaman Müftüyü taraftar toplamak için güney bölgelerine bir propaganda seyahatine çıkarırlar. Müftü Kozan’da Yarımoğullarına misafir olur. Misafirliğinde Ali’yi çağırır gel elimi öp sana kızımı vereyim der Ali utanır gitmez ikinci kardeşi çağırır gel sen elimi öp sana vereyim kızımı der oda utanır gitmez, sıra dedeme gelir, Ahmet 5,6 yaşlarındadır gel sen öp deyince tıpış tıpış gelir müftünün elini öper, bende kızımı sana veriyorum der.
İleride büyük dedemiz olacak müftü efendi Hacın da bir sohbeti esnasında “Hacın çok iyidir ama oğluna alacak kız bulamazsın, kızını verecek adam bulamazsın demiştir. Yukarıdaki olayın şakaya getirip samimi olduğu anlaşılıyor. Nitekim müftünün beş oğluda Hacın dışından evlenmiştir.
İşte hatırlanan olay budur, Hacına haber gönderilir, Müftünün kızı olup olmadığı sorulur, olduğu öğrenilince dünürcü gönderilerek kız istenir. Ve dedem nenemle böylece evlenir. Gelinci Hacın’a gittiği zaman, dedem eve dikilen düğün bayrağının dibinde “gidin bulutlar gidin yarime selam edin” türküsünü söylemiştir.
Evlendikten sonra ticarete başlar ve zamanla Kozan’ın en büyük manifatura mağazasına sahip olur. Miras taksiminde dedeme haksızlık ederek tarlanın ağaçlı yerini azını ağaçsız yerin çoğunu dedeme vermişler. Sonunda dedem oraları da ağaçlandırdı. Her Pazar atı ile beni de terkisine alarak bahçeye giderdik, kendisi fidan diktirir budak vs. yapardı. Ben de yanında olurdum. Ağaç sevgisi bende o zaman başlamış olmalı. Dedem öldüğü zaman ben 12 yaşında idim. Kalp hastalığı vardı. Evin içinde kaç adım yürüyebildiğini sayar dükkâna gidip gidemeyeceğin hesabını yapardı. Şu an bile hayali gözümün önünde siyah elbisesi, siyah fötr şapkası, bastonu ile sanki bir İngiliz diplomatı gibi idi. Böyle güzel giyinirdi. Yeniliği sever yaşamayı severdi. Evin içinde ve yaylada entari giyerdi. Yaylada küçük kuş tüğü minderini yanında götürüp getirirdi. Son zamanlarda öğrendiği poker ve konkeni çok severdi. İlçenin ileri gelen doktoru, savcısı, öğretmeni evimize gelerek poker oynarlardı. Yaşlı olduğu için çok zaman kaybederdi. Oyun parasını diğer parasına karıştırmazdı. Pokeri yeni öğrendiği günlerde yeğeni Hacı İbrahim ağa ile poker oynuyormuş, eline kare as geldiğinde yeğeninin yakasına yapışıp rest Hacı İbrahim rest demiş.
Çok akıllı ve düşünceli bir kimse idi, sözü sohbeti dinlenirdi. Aklı her şeye ererdi. Mahkeme azalığıda yapmıştır. Mert ve doğru sözlü idi, doğru bildiği yoldan şaşmazdı.
Fransız direnişine karşı ilk direniş hareketini kuranlardandır. Cesaret sahibidir. Fransız işgal komutanı Kozan’a geldiği zaman en iyi atın Yarım zade Ahmet efendide olduğunu öğrenir , atı istetir. Dedem çok sevdiği atını vermez. Etraftan aman ne yapıyorsun başına bela gelir derlerse de vermemekte direnir. Fakat komutan ısrarlıdır. Dedemi hapse atar ve atı alır. Dedem 20 gün hapishanede kalır.
Cesaretine diğer bir örnek, iftiraya maruz kalırlar ve İstiklal mahkemesine sürülürler. İstiklal mahkemesi başkanı Ali Saip Ursavaştır. Ve o zaman astığı astık kestiği kestiktir. Durum böyle olduğu halde dedem bu iftirayı Ali Saip’in organize ettiğini alenen söylemekten çekinmez. Nitekim Ankara’da görülen davada olayın bir tertip ve tertibi düzenleyenin Ali Saip olduğu anlaşılır, dedemler aklanır. İftirayı tertip edenler cezalandırılır. Ve İstiklal mahkemesi reisinin böyle bir tertibe girmesi Ankara’da skandala dönüşür ve İstiklal mahkemelerin kapanmasına sebep olur.
    Dedem inatlığı ile de ün yapmıştı. Kozan da hala “bu kulun bu kısrağın değildir” sözü yeri geldikçe tekrarlanır. Olay şu şekilde olmuştur. Devrin kalem reisi (askerlik şube başkanı) bir binbaşı bir kısrağı almak ister atı beğenir ama birde Yarım zade Ahmet efendinin fikrini almak ister , çünkü dedemin at hakkında ki bilgisini bilmektedir. Atı getirirler dedem atı beğenir ve almasını tavsiye eder, bu arada atın gebe olduğu söylenir dedem hayır gebe değildir ama güzel bir kısraktır der. Gebe olup olmadığı bir hayli münakaşa edilir ve at alınır. Zaman gelir kısrak gebe imiş doğurur, kısrağı yavrusu ile beraber dedeme getirirler, hani gebe değil diyordun bak doğurdu işte derler, dedem uzun uzun ata ve kısrağa bakar “bu kulun(at yavrusu, tay) bu kısrağın değildir” der.
 Dedemle ilgisi olmasa da buna benzer bir olay da anneannem tarafından dedemiz olan  Çubukçular-dan zamanla iki kardeş ava gitmişler, avda uzakta kayanın üzerinde bir karaltı görmüşler biri bu büyük bir kuş demiş diğeri hayır kuş değil oğlak(keçi yavrusu) demiş, kuştu oğlaktı diye bir hayli inatlaşmışlar ve gidip bakmaya karar vermişler  gidip yaklaştıkları zaman kayanın üzerindeki kuş uçup gitmiş, kuş diye iddia eden kardeş hani kuş değil diyordun deyince öteki kardeş “ulan uçsa da kuş değil “ diyerek çekmiş kardeşini vurmuş.
Dedemin bu güzel özelliklerini gösteren bir olayda şöyle cereyan etmiştir. Kozan’ın Aslanlı köyü Karalar bucağı denen yerde beş altı yüz dönüm bir tarla için Şadi Çelik ile Halil Topaloğlu arasında bir anlaşmazlık vardır, Şadi Çelik mebus olarak siyasi nüfusunu kullanarak Topaloğlu’da terör estirerek tarlaya sahip olmaya çalışıyor bir türlü anlaşamıyorlar. Neticede Halil Topaloğlu aramızda hakem tayin edelim anlaşalım diye teklifte bulunuyor. Şadi bey fikir olarak kabul ediyor fakat hakemin ismini öğrenmeden kabul etmiyor ve hakemin kim olduğunu soruyor, Topaloğlu cesaretle benim hakemim Yarım zade Ahmet efendi diyor. Şadi bey çok memnundur hemen kabul ediyor ve kendide Müftü İzzet (Çulhacı)efendiyi gösteriyor, anlaşıyorlar. Dedem olayı öğrendikten sonra bak Şadi bey haksızsan beni alet edeceğini sanma diyor. Şadi bey de “hayır ammi ben haklıyım” diyor. Dedem senin kesip attığın tırnakla Topaloğlunu değişmem fakat haklı ise de hakkını teslim ederim diyor. Neticede dedemin kararı Topaloğlunun lehinedir ve Topaloğlu altı yüz dönüm tarlaya sahip oluyor.
İşte bu kadar mert şahsiyet sahibi ve inatlığı ile ün yapmış bir adam kendinden daha inat bir hanımla evlenmiştir. Bu yüzden aralarında sık sık anlaşmazlık olurdu. Mesela dedem çamaşır yıkama bir kadın bul yıkat derdi nenem dinlemez kendi yıkardı. Bahçeye giderken eşeğe binme derdi nenem yine bildiğini yapardı. Yaylaya giderken hayvanların yükü fazla olmasın diye rica eden hayvan sahiplerine (kiracı) rağmen nenem yüklerin arasına bakır kapları koyarak kiracılarla münakaşa ederdi dedemde buna çok kızardı.
Çocuklarına çok düşkün bir baba idi. Kızlarını da severdi ama daha çok oğullarını severdi. Fakat son zamanlarda oğullarının başarısızlıklarına da kızardı. Çok kullandığı bir deyimi “köpekoğlu köpekler” beni çarşıya çıkamaz ettiler diye onlara sinirlenirdi.
Annemi çok sever bana kızlarım bakmasa da Vecdiye bakar derdi. Torunlarınıda çok severdi. Hayatta en çok sevdiği ağabeyimle bendim. İkimizi göstererek iki oğlumdan da kıymetli derdi. Ben çok ağlayan her dediğini yaptırmak isteyen bir çocuktum.  Ağladığım zaman şu çocuğu ağlatmayın diye etrafına kızardı. Bir defasında da bir hayli nazlayıp ağlama oğlum dediyse de ağlamakta ısrar edince bir de hafifce bie tekme vurmuştu. Kızlarınızı döverseniz dövün ama bu çocuğa dokunmayın derdi.
Kardeşim Taşkın doğduğu zaman (13 Ocak 1937 Perşembe) koşarak eve geldim kapıyı kendi açtı, dede bir oğlumuz oldu deyince “bu müjden başa geçti “ demişti.
Okulumuz annemlere daha yakın olmasına rağmen öğle yemeklerine dahi nenemizin evine gelirdik. Bir gün okulda hastalandım, öğretmenimiz eve gitmemi söyledi yakın oldukları için annemlere gittim. Akşam olup benim gelmediğimi gören dedem hasta olduğumu öğrenince akşam beni yoklamaya geldi, yolda nefes darlığı gelmiş dinlenerek gelmek mecburiyetinde kalmış. Bende ertesi gün biraz iyileşince doğru dedemin yanına koşmuştum.
Ağabeyim lise birinci sınıfta iken erken yaylaya göçtük, dedem kalp hastası olduğu için sıcağa dayanamıyordu. Ağabeyimi çok özlemişti onu dört gözle beklemişti ve geldiğinde onunla uzun uzun  konuşmuştu, bu konuşmayı uzaktan gören yaşlı akrabalarımızdan bir hanım (Sabiha Çelik) “biraz bu koca adam bu çocukla bu kadar ne konuşur “ demişti.
Zaten o yazda öldü. Belki öleceğini hissetmiş son bir daha torununu görmek için acele etmişti. Bir defasında ağabeyim okula giderken (Adana’ya) babasının verdiği aylıktan ayrı on lira vermiş ( o zaman 1938’de onbeş lira ile bir ay geçiniliyordu.) on liralıklar yeni çıkmıştı, ağabeyim gittikten sonra bu çocuk bu on lirayı beş lira zanneder öyle harcar diye telaşlanmış. Anneme Sacit’e yeni bir on liralık verdim bunu beş liralık diye harcar, mektup yazarsanız bunu hatırlatın demiş. Annem “baba üzülme onlar sizden benden daha iyi bilirler demiş.
Yaylamızda oda hayması denilen erkeklerin oturduğu bir yer vardı. Buraya çocukların gelmesi de yasaktı. Fakat ben dedemin yanından ayrılmaz yanında otururdum. Bana dedeme olan saygılarından kızamazlardı. Dedemin konken oyununu seyrederdim ve zamanla da yanlışlarını hatırlatır olmuştum. O zaman da beni sert bir şekilde ikaz ederlerdi. Bir yıl Dr. Ali beylerde bizim yaylaya göçmüşlerdi. Başı takkeli entarisi, uzun gür bıyıkları, iri yarı cüssesi ve sert hareketleri ile Ali bey enteresan bir insandı. O da ara sıra oda haymasına gelir otururdu. Ve dedeme Yarımoğlu bu çocuğa yazık ediyorsun  bu ilerde büyük bir kumarbaz olur derdi. Ben gerçekten küçük yaşlarda (5, 6 yaş)bütün oyunları öğrenmiştim ama hiçbir zaman da kumarbaz olmadım.
Oda haymasında ara sıra çocukları güreştirirlerdi. Ben halamın oğlu rahmetli Doğan Çelik’i yıktığım zaman dedem çok sevinirdi. Halbuki ikimizde torunu idik.
Dedem 1930 yılları civarında iki bin beş yüz liraya bir ev almıştı. O zaman bu parayla 2500 dönüm tarla alınabilirdi. Ayrıca bir hayli masraf edip tamir ettirmişti. Fakat Kozan’ın en güzel eviydi. Bu ev daha sonra ağabeyime intikal etti. Orayı söküp Yarımoğlu Pasajını yaptırdı. Daha sonra da bir bankaya sattı. Bankada pasajı yıktırdı, şimdi boş arsa olarak kalmakta.
Dedem eşine ait evden kendi aldığı evde geçirdiği ilk gece “bu gün rahat bir uyku uyudum” demiş.
Son zamanlarında evin çarşıya bakan balkonunda oturur vaktini öyle geçirirdi. Bende yanında oynardım. İlkokula gittiğim ilk sene derslerimle çok ilgilenirdi. Ben de kendisine sık sık sualler sorardım. Bu ısrarlarım karşısında bazen de oğlum yeter artık yoruldum derdi.
Canbolat (yaylamızın adı)’ta biz çocuk olarak yatmış uyumuştuk iki halamın ağıt seslerine uyandım. Baktım yatağında gülüyormuş gibi geldi bana, hatta halalarım niçin ağlıyor diye merak ettim. Demek o zaman yüz adaleleri gerilmiş son nefesini veriyormuş.
1939 senesinin 26’yı 27 Temmuza bağlayan Cuma akşamı edebi âleme göç etti. Yeri cennet olsun, nur içinde yatsın.
Ayşe Yarımoğlu (babaannem, nenem) 1876-1961
Hacın da (Saimbeyli) doğmuştur. Babası Maruf Hacın müftüsü Mehmet Tevfik Efendi, annesi Avşar beylerinden Börk’lü Murat beyin sekiz çocuğundan biri olan Hatun hanımdır. Nenemle İzzet dedem ikizdir. İkiz doğum yapan Hatun Hanım doğum sonu kanamasından ölür. Annelerini kaybeden dedemle nenemin çocuklukları sıkıntı içinde geçer. Bir ara Kayseri’de en büyük kardeşleri Osman ağanın yanına sığınırlar, kardeşlerinin yaptırdığı han inşaatına sırtlarında taş taşırlar. 21,22 yaşlarında Kozan’a gelin gelir. Aileye ve çevresine hemen kendini kabul ettirir. Abla , büyük abla, müftü kızı abla, ve Ayşe hanım diye hitap edilirdi. Bazıları da ebe derdi. Çok becerikli olduğundan bazılarının doğumuna yardım etmiş olduğu anlaşılıyor. Çok temiz, dürüst, vefakar, misafir perver bir hanımdı. Kendi yemez misafirlerine ikram ederdi.
 Çocukluğumdaki yerel ve genel imkansızlıklar mizacını da etkilemişti. İsrafın karşısında idi. Kendi bahçemizden gelen nar’ın bile kabuğunu attırmaz, onu kurutur sattırırdı. Mangalda yanan kömürün altına kömür tozlarını koyardı ki kömür ziyan olmasın derdi. Yanan kömürün üzerini kül ile örterdi çabuk yanıp geçmesin diye. Gaz lambalarını, fenerleri yatarken ya söndürür ya içine kısardı ki fazla gaz yanmasın diye.  Yemeğinizi ekmeğinize katık edin derdi. İsraf bildiği şeyleri yapmaz kimsenin de yapmasına müsaade etmezdi. Zaten ailede kimse onun iradesi dışında hareket edemezdi(dedemin ölümünden sonra). Her dediğini yaptırır, hiç kimsenin gözünün yaşına bakmazdı. Otoriterdi,  çok zeki idi. Ayrı bir sezgi kabiliyeti vardı. Tam bir karakter sembolü idi. Okuma yazması yoktu. Ona çok üzülürdü, onun için çocuklarının okumasını çok arzu ederdi. Çocuklarının ve bütün torunlarının okuması için adeta çırpınırdı. İlkokula giden küçük kızı Nesibe halam ablasına göre dersini zor kavrarmış, o zaman büyük kızı Halime halama kardeşini çalıştırmıyorsun diye kızar hatta dövermiş. Amcam Mustafa Yarımoğlu’nun okuması için çok çalışmıştır. Daha ilkokulda iken esrarla tanışan amcamı çevreden uzaklaştırmak için Adana’ya yatılı olarak gönderirler. Haylaz olan amcam okumamak için bahane ararken büyük amcası Hafız Ali efendi (Havuz emmi) bir iş için Adana’ya gelir, yeğenini görür, bre yeğenim ne diye okuyorsun baban zengin, portakalın üçü beş kuruş der. Zaten bahane arayan Mustafa Yarımoğlu buna büsbütün inanır ve Adana’dan kaçarak Kozan’a gelir. Nenem bunu odaya hapseder ve yemek dahi verdirmek istemez. Annem gizli gizli yemek verir. Fakat nenem yılmaz oğlunu okutmak için çırpınır durur. Hiç olmazsa kalem’e vermek ister (belediye katipliği, Zabıt katipliği vs. ). Dedemi çok zorlar. Fakat dedem oğlunun bir katip olmasını gururuna yediremez ve oğlunu böyle bir yere vermez (Gerçekten M.Y. kısa bir zaman da olsa bir müddet katiplik yapsa hayatı daha bambaşka olurdu). Benim ve ağabeyimin okuması için de çok katkısı vardır. Sene 1942-43 ikinci dünya savaşı olanca korkunçluğu ile sürmekte 1939 yılında bir çeltik ekimi işi ile traktör alımından zarar etmişiz. Ekonomik durumumuz bozulmuş, tekrar 3-4 bin Tl para ile dükkanımızı açmışız ama geliri eskiye göre daha az. Savaşın etkisi ile her şey pahalanmış. Biz 14-15 nüfuzlu bir aileyiz ağabeyim ve ben Adana da okuyoruz. Bu ekonomik sıkıntı içinde bizim okumamıza bir takım serzenişler başlar. Fakat nenem derhal ağırlığını koyar “Hiç kimse söylenip durmasın bu iki çocuk her şeye rağmen okuyacaktır” diyerek bizim okumamızı sağlamıştır. Bu tavrı bize karşı aşırı sevgisi yanında birazda okuyana, çalışana yardım duygusundandır.
Son zamanlarda inşaat işlerine vermişti kendini. O güzel evimizi iki oğluna, iki ev haline getirmek için bir hayli değişiklikler ve ilaveler yaptırmıştı.  Bu ek inşaatlar önceleri şikâyet konusu edilir fakat sonunda memnun olurlardı. Ancak evimizin çarşıya bakan bir balkonu vardı, onu da söktürüp oda haline getirmek isteyince kızılca kıyamet koptu. Babam ustayı evden kovdu. Babama ne kadar “yapma Asım analık kakımı helal etmem” dediyse de babam dinlemedi. Ve usta çekip gitti. Fakat aradan bir zaman sonra yine dediğini yaptırdı ve balkonu oda haline getirdi. Ama evin de o güzel görünümü bozuldu.
Nenemin inşaatlara olan ilgisi bilhassa yaylada bariz şekilde kendini gösterirdi. Kimi görse eline bir keser verir bir yerleri bozdurur bir yerleri yaptırırdı.
İleri görüş kabiliyeti çok kuvvetli idi. Nitekim olaylar sonradan bunu doğrulamıştır. Bahçemizin bulunduğu yerin etrafına “herif şuraya bir tapu çıkart dedim dinletemedim”  derdi. Kİ bu o zamanlarda dedem için mümkündü. Ve zamanla o bahsettiği yerler çok kıymetlenmiştir. Yine kocasına “herif şu iki oğlanı aynı dükkânda kürnetme dedim dinletemedim” derdi. Yani iki oğlunun işlerini ayırmasını istemiş fakat dedemi razı edememiş. Gerçekte babamla amcamın işleri ayrılmış olsaydı gelecekleri çok daha iyi olurdu.
Çok dindardı. İmanı çok kuvvetli idi, Ramazan ayı dışında da sık sık oruç tutardı. Ramazan ayını karşılar onun çıkışına bayağı üzülürdü. Uzun uzun namaz kılar, uzun uzun tespih çekerdi. Benim bütün küçüklüğüm, çocukluğum yanında geçtiğinden iyi hatırlarım. Bende uzun uzun inatla ağlayan bir çocuktum. O namaz kılarken bende namazlağının üzerinde ayaklarının dibinde ağladıklarım olurdu. Ben ağlamaktan usanır rahmetli nenem namaz kılmaktan usanmazdı. Ve namazdan sonra uzun uzun tespih çeker dua okurdu. 
Horzum yaylasında hastalanmıştı. Kendisinin yaptırdığı benim de yapımında emeğim geçen çardakta yatıyorduk. Sabaha karşı uyandığımda çardağın sallandığını hissettim, acaba çardağın direğine bir hayvan mı sürtünüyor diye aşağıya baktım bir şey yok. Hayretle gördüm ki nenem namazlağın üzerinde titreyerek tespih çekiyor. Halime halamı uyandırdım, yatağına aldık ateşi yükselmiş, titremesi devam ediyordu. Saatler geçtikçe durumu ciddileşti. Kozan’a telefon edip bir vasıta getirttik ve sırtıma alarak yola kadar(700-800 metre) indirdim. 8Çocukluğumda kendi de beni sırtında çok taşımıştı). Kozan’da tedavi oldu, hastalığı iyiye doğru yüz tuttu. Horzum’a döndüm. Üç beş gün geçmişti ki durumu ciddileşmiş, bize telefon ettiler. Kozan’a geldim, eve vardığımda bir hayli kalabalıkla karşılaştım, havlu da büyük bir kazanda su ısıtılıyordu(cenazeyi yıkamak için) yukarı çıktığımda salon da yatırılmış başında kuran okunuyordu, başında beyaz örtüsü ile sanki bir melek gibi göründü gözüme. Sessiz ve sakin uyuyordu. Bu arada mezarı da kazılmış bütün defin işleri tamamlanmıştı fakat zamanla hareketler belirdi ve tekrar hayata döndü ve bu olaydan sonra on yıldan fazla yaşadı.
Sağlam bir bünyesi vardı. 1940 yıllarında idi, mali durumumuz bozuk olduğu için o sene yaylaya gidemedik, yazı bahçemizde geçirdik. O yaz bütün aile fertleri hastalandık, sıcağa dayanamadık fakat nenem hastalanmamıştı, son hastalıkları hariç onun hasta olarak yattığını hiç hatırlamıyorum. Kimsenin hastalığına önem vermez doktor çağrılmasını istemezdi. Ama son hastalığında İstanbul’dan doktor getirilmesini istemişti.
Nenem hakkında ne kadar methiyeler yazsam azdır. Yeri cennet olsun nur içinde yatsın.
Bütün ailesine düşkündü ama ağabeyimle beni çok severdi. Bizim yetişmemizde maddi manevi çok çok emekleri vardır.
Bir sonbahar günü sabahın ilk saatlerinde nenem yanımıza gelip, oğlum annen baban ayrı eve taşınıyorlar, sen onlar la mı gidersin bizle mi kalırsın dedi. Ben ve ağabeyim hiç düşünmeden biz burada kalırız dedik ve bir daha da nenemden ayrılmadık. Diğer taraftan Şermin ayrılıp giderken Allah bir daha yüzünüzü yüzümüze göstermesin demiş. Bunda da Şermin kendi yönünden haklıdır. Çünkü  nenem kız çocuklarını hiç sevmezdi, bunlar kaz cücüğüne(yavrusuna) benzer hemen büyüyü verirler der, onların büyümesinden rahatsız olurdu.

Babam Mehmet Asım Yarımoğlu (1898-1965)
Gençliği hakkında bir bilgimiz yok. Yalnız birinde delikanlı iken saç uzatmak moda imiş, babamda saçını uzatmış, nenem saçını kestirmesi için defalarca uyarmış buna rağmen babam kestirmemekte direnince bir gün uyurken nenem makasla saçını iyice kesmiş. Bir gün uyanınca annem saçımı kesiyordu artık hiç sesimi çıkarmadım diye anlatmıştı.
İş olarak babasının manifatura mağazasında işe başlamış ve iyi bir kumaş bilgisi edinmişti. Bu arada çeltik ekimi ile ilgilenmiş, köye gitmek çiftliğe gitmek hayatında yapmadığı bir şeydi. Çeltik ekimini de ortaklarla yapmıştır. İlk ortağı Zeki Akçalıdır. Sonunda mahkemelik olur. Adana mahkemesinde avukatı Kemal Çeliktir. Ve sekiz yüz lira kazanır. Akçalıların bundan sonra iş yapıp kazık atmadığı kimse kalmadı. İkinci ortağı Hacı Ahmet Çubukçudur.(annemin dayısı olur) 1938 senesinde birde 6500 liraya paletli bir traktör alırlar. Çeltikleri bir sonbahar yağmuruna tutulur, sergende yanar. Zarar ederler traktörü çalıştırmazlar. Bir gün traktörün bakımını yapıyorlardı, bizde çocuklar olarak seyrediyorduk. Babam Adana’dan bir büyük sepet hediye ile geldi. Üzerinde de Adana Asri fırınında yapılmış iki ekmek vardı. Bakımı yapan şoföre bırakın bırakın sattım dedi. 6500 liraya alınan traktörü 3100 liraya satmış. Bu arada ikinci dünya harbi patladı. Satıldıktan üç ay sonra kırk bin lira olduğunu duymuştuk.
Harp senesinde her şey pahalandı, dükkânımız boşaldı gelirimiz azaldı. O seneye kadar zengin çocuğu dedikleri bizler perişan olduk. Ben ve ağabeyim Adana’da okuyorduk. Amcamlarla beraber 14,15 baş nüfuslu bir ailede sızlanmalar oldu. Nenem yeri cennet olsun, hiç kimse sızlanmasın her şeye rağmen bu iki çocuk okuyacak demişti.
Artık babam ne bulduysa satıp satıp yemeye başladı. Bir defasında satmayayım da Nesibe’nin (halam) çocuklarına mı kalsın dediğini hatırlıyorum.
Nesibe’nin çocuklarına bırakmadığı gibi kendi çocuklarına da bir şey bırakmadı. Satacak bir şey kalmamıştı ki ağabeyim imdada yetişti. Yalnız babam değil bütün aile olarak yokluktan kurtulduk. Ağabeyim ayrıca babamın manifatura mağazası açması için sermayede verdi. Babam İstanbul’a mal almak için geldi. Ben o zaman İstanbul’da okuyordum. Bana Güranileri bulmamı söyledi. Güraniler önce Mersin’de daha sonra İstanbul’da toptan tuhafiye işi yapan bir grup. Babam onlarla Mersin de iken tanışmış, onlardan mal alırmış. Bir müddet hasret giderdiler konuştular. Ondan sonra piyasaya çıktık. Nereye gitsek bir referans istiyorlar, Güranileri söylüyoruz, istediğimiz kadar mal veriyorlar. Birinde dayanamadım yahu bize bu kadar malı nasıl veriyorsunuz dedim. Biz referans aldık sonra Anadolu tüccarı kolay kolay borcunun üzerine yatmaz dedi.
Bir büyük sadece yün kumaş işi yapan bir mağazaya vardık. Sahibi genç bir adam ısrarla mal vermek istiyor babama almaktan korkuyor. Adam amca korkma al, yalnız satarken az karla sat sürümden kazan dedi ben bu işe Sinop’ta başladım Sümerbank bize sandıkla mal verirdi ben basmayı aldığım fiyata satar akşam da sandığı iki buçuk liraya satardım kazancım o olurdu, öteki tüccarlar o kadar kazanamazlardı. Ben bu zihniyetle bu mağazanın sahibi oldum dedi. Babam isteseydi bir milyonluk mal alabilirdi. Aldıklarını da iyi pazarlayamadı. İstanbul tüccarına borçlu kalmadı. İşini birkaç zaman sonra tasfiye etti. Babam hiçbir işte başarılı olamadı. Bağ, bahçe, çiftlik gibi şeyleri hiç sevmezdi. Herhalde Kozanın bir köyünü de görmemiştir. Zamanına istese 3000, 4000 dönüm arazi edinebilirdi. Bütün bunlara rağmen nezih bir hayatı vardı. Her akşam pirzolasını yaptırır içkisini içerdi. Ama bir gün dışarıda içki içtiğini hatırlamıyorum. Şans olaylarına da ilgisi yoktu. Ailede bir iki istisna herkes poker, konken oynardı ama babamı oyun oynarken görmedim. Bizlere karşı bir sevgisi yoktu. Akşam sofrasına ancak Nermin oturabilirdi. İlkokulda okuduğum yıllarda dükkâna gitsem, ayakkabını yammışsın, ayakkabını boyatmamışsın diye bir bahane bulur azarlardı. Zaten çok sinirli olur hep korkardık. Lise onuncu sınıftaydım. Osmaniyeli Veli Temel diye bir arkadaşla bir oda tutmuştuk beraber kalıyorduk. Velinin babası sık sık gelir oğlu ile beraber yatardı ben onlara imrenirdim. O sene babam il genel meclis üyesi seçildi 40 gün Adana’da kaldı bir gün gelip evimizi görmedi. Veli Temel’i babamın Adana’da olduğuna inandıramamıştım.
Her şeyin en güzelini en iyisini yer içerdi. Yine o sene bir mahalle bakkalında yer içerken bana İngiliz kumaşından bir elbiselik almış bıraktığı terziye gitmemi istemişti.
Babam çok bencil kendinden başka kimseyi düşünmezdi. Canbolat’ta yaylada meyve karpuz az olurdu. Babam yemekten kalkar kalkmaz karpuzu dilim dilim keser üstüne bir yumrukla vurur, dilimler dağılır ortadan göbeğini çıkardı, onu yer kalkar giderdi. Geride kalanlar ne yerse yesin umurunda olmazdı. En iyi bildiği şey yün kumaşlar bir de et almasını çok iyi bilirdi, ne yemeği yapılacaksa etin orasını alırdı. Çiğ köfteyi çok sever her etin çiğ köftesini yemezdi. Velhasıl her şeyin en iyisini yedi içti ve bu fani dünyadan çekip gitti yeri cennet olsun nur içinde yatsın.
 Kozanlı bir öğretmenin yazdığı bir kitapta babamın askerlik yapmadığı, bir ara Asım Yarımoğlu asker olmazsa bizde olmayız diye direnişler olduğu yazılmıştır. Tamamen yanlıştır. Babam askerliğini yapmış ve Kürt isyanın da savaşa da katılmıştır.
Annem Vecdiye Yarımoğlu 1905-1991
Şu an annem dediğim zaman içimde bir sevgi saygı duygusu uyandı. Herkesin annesi kıymetlidir ama benim annem bir başka kıymetlidir. Annemi tanıyıp da onu sevmeyen ona saygı duymayan olmazdı. Hemen bir misal olarak, rahmetli eşim Şenay’ı istemeye gittiği zaman Şenay’ın babaannesi ile de konuşmuş o sıralarda Şenay’ın amcasının kızının nişanı bozulmuş, bunu duyan babaanne o çocuğun annesini çok sevmiştim çok üzüldüm demiş ve bozulan nişanın Şenay’ın ki olmadığını öğrenince de bir hayli memnun olmuş. Bir diğer misal de Bahçemizi birkaç sene Hüsnü ağa diye biri kiralamıştı. Bizim bahçeden ayrıldıktan sonra Bucak’a gitti orada yine portakal işi yaparken bir tarikatın şeyhi olmuş. Hüsnü hoca Bucak’tan Kozan’a her gelişinde annemi ziyaret edermiş. Birinde Vecidiye hanım sen melek gibi bir kadınsın uçarsın ama çocuklarının kazancını yiyorsun demiş. Bende anne bir avukatın bir doktorun kazancında haram olabilir ama bizim kazancımızın göz nuru alın teri olduğunu anlatmış onu ikna etmiştim.
Annem el bebek gül bebek büyümüş. Bunu da ebemiz yapmış. Ebe müftünün son hanımıdır. Müftüden birkaç çocuğu olmuş hepsi ölmüş. Ve müftünün en küçük oğlu dedem himayesine almış. Ebe bütün müftü ailesinin saygısını sevgisini kazanmış bir hanım ama dedemin ayrıca valide, valide diyerek el üstünde tuttuğu bir hanım. Bir kan bağı olmamasına rağmen dedemin evinin mutlak hakimi olmuş. İşte o ebe annemi büyütmüş, çok nazlamıştır. Hatta birinde annem istedi diye gece kalkıp mantı yemeği yapmış.
Okula Amerikan kolejinde başlamıştı. Bir bayan öğretmeni çok sever ve seni Amerika’ya götüreceğim dermiş. Bana da ortaokula başladığım sene İngilizce saymasını, haftanın günlerini ve Londralı kedinin hikâyesini öğretmişti. Benim de orta ve lise de ilk şansızlığım İngilizce şubesine girememekte oldu. Mecburen Fransızca şubesine kayıt olundu, altı sene zarfında belki on öğretmen değiştirdik. Esaslı bir şeyde öğrenemedik. Hâlbuki İngilizce de altı senede iki öğretmen hiç değişmemişti.
Annem on yedi yaşında gelin olmuş, on sekiz yaşında anne olmuş. Kozan’a at üstünde iki günde gelmiş. Kozan’a geldiği sırada bir uçak inmiş, herkes uçağı görmek için yola koyulmuş. Anneciğim de bu kalabalığı kendini karşılamaya gelenler sanmış. Ama yine d e güzel gelin, görmek için uzun zaman evini ziyaret etmişler.
Annem çok zeki ve şakacı idi. İlk geldiğimde şu herifi mektebe göndersem şimdi mektebi hukuku bitirmiş olurdu diye babamı kızdırırdı.
Canbolat’ta yaylamız 15-16 hane olurdu, hepside hısım akraba idi. İki üç güne bir keçi kesilir her aile 1-2 kg et alırdı. Paçasını da sıra ile alırlardı(paça: keçinin kellesi, ayakları ve midesidir)  onu temizler akşam ocağa koyup sabaha kadar pişirirlerdi. Şaka olarak gece de paçayı hırsızlarlardı. Annem paça yaptığı gün paçanın kaçırılacağını duyar tencereye taş doldurur ve ocağa yerleştirir, gece gelirler paçayı kaçırırlar ve evlerinde pişirmeye devam ederler sabah paça yemek umuduyla tencereyi açarlar ki içinden paça yerine taş çıkar.
Annem kısa zaman da herkesin Vecdiye hanımı, Vecdiye ablası olmuştur. En çok sevdiği kimseler babası, ağabeyi Tevfik ve ağabeyim Sacit idi. Sık, sık kuran okur ağlayarak çıkardı. Niçin ağladığın dediğimiz zaman babamı hatırladım derdi.
Nazardan korkar ağabeyim için soranlara üvey oğlum derdi. Son zamanlarda hastalandı, yürüyemiyor ve sık, sık tuvalete gitme ihtiyacı duyuyordu. Kaç tane kadın bulduksa hiç biri devamlı kalamadı. Bir defasın da ben tuvalete götürdüm kilotunun uçkurunu çözerek tuvalete oturtmuştum. Sonunda evlatlığımız Perver bana bir ev tutun ben Vecidiye ablama bakarım demişti. Dediğini yaptık, Allah ondan razı olsun annemeçok iyi bakmıştı.
Çok dindardı, hiçbir erkeğin elini sıkmaz, elini öptürmezdi. Muhittin Yalçın, İbrahim Sarıibrahimoğlu çok muziptiler, annemin elini öpmek isterler annem elini vermeyince işte bu Müslümanların kalpleri böyle kara biz senin evladın yerindeyiz madem elini vermiyorsun biz de senin yüzünü öpelim dannemin yüzünü öpmeye çalışırlar bende annemi rahatsız etmeyin diye onları uzaklaştırırdım.
Annem çok iyi bir anne idi biz de on layık evlatlar olduk. Her arzusunu yerine getirdik. Oğlum beni hacca gönder dedi gönderdik, dönüşte Gaziantep’te karşıladım, oğlum beni Mevlana’ya götür dedi götürdüm, son arzusu ben ölünce her sene mevlit okut dedi  onu da Kozan’daki yeğenlerimden rica ettim onlar her sene mevlit okutuyorlar.
Annemin Cennetin baş köşesinde olduğuna inanıyorum. Nur içinde yatsın. Yeri nur olsun.
Dayım Tevfik Yıldırım:
Annemi ağabeyi.  Adana ziraat mektebinde okurken babasının ölümü üzerine okulu yarıda bırakmış. Yıldırım olarak bir isim bir unvan yaratmış. Politikaya atılmış. Saimbeyli meclis üyesi seçilerek 1950 yıllarına kadar Adana’da kalmış. 1942-1943 yıllarında bir mebus ara seçiminde aday olmuş çok az bir farkla seçimi kaybetmiş. 1950 seçimlerinde Chp listesine girmiş bu defa da liste olarak seçimi kaybetmiş. Ve ondan sonra da politikayı bırakmıştır. Hamit Özsırkıntı ile de uzun müddet beraber olmuşlardır. Hamit amca’ya dayımı nasıl bilirsin diye sormuştum; Dayın çok temiz ,dürüst,sözüne güvenilir biri idi ama politikayı bilmezdi demişti. Aynı soruyu dayıma sordum o da aynı cevabı verdi . Temiz dürüst biri ama politikayı bilmezdi, demişti. Netice itibarı ile dayım hiçbir titri ve mali gücü olmamasına rağmen mebus listesine kadar yükselmiş Chp 1950 yenilgisi ile mebusluğu kaybetmiştir. Fakat Hamit Özsırkıntı politikada bir yere gelememiştir.
Dayım ileri görüşlü ve kültürlü bir kimse idi 1940 yıllarda şarap’a haram diye bakıldığı yıllarda şarap yaptı. Ben de bağda bekçilik yaptım. Üzümü keser şıfrana da tepeler çıkan suyu damacanalara koyar gelen öküz arabası ile Saimbeyli’ye gönderirdik. Saimbeyli de Ahmet dayım işleri yürütürdü. Sene de 5-10 ton şarap yaparlar ve hepsi kapışana yetmezdi. Ahmet dayımın işle bir ilgisi, hevesi yoktu. Maliye’ye beyanname vermeyi ihmal ettiği için de bir hayli ceza yedi. Ve şarapçılığı da bıraktılar. Eğer bunu layığı ile yapsalar bu gün 60-70 yıllık Türkiye çapında bir firma olurdular. Bende şarap’a ilgi o zaman başladı. O üzüm bağını Aydın Karaduman kiraz bahçesi yaptı, çocukları onu da sattılar.
Dayım çiftliğine çekildikten sonra ilk işi annesini ikna ederek çiftliği kendi üzerine yaptırdı. Bir elma bahçesi yetiştirdi. Meyvesini pazarlayamadı. Bahçeyi bozmaya mecbur kaldı. Yine acı bir hatıra, bir defasında elmayı civar köylerde pazarlaması için Aydın Karaduman’ı memur eder, Aydı köyleri dolaşır ama istediği fiyata veremez. Fiyatı biraz indirmeye mecbur olur eve dönünce dayısı buna bir hayli kızar ve yolsuzlukla itham eder. Aydın buna çok üzülür. Kürtlerden bir at bularak annesini ata bindirir kendide yaya olarak yola düşer, kalacakları bir yer olmamasına rağmen Saimbeyli’ye giderler.
Dayım babasından kalan 250-300 koyunu bakımsızlıktan yok etti. 20-30 baş sığırı ve 3-4 tane atı da bitirdi. O büyük evi söktürdü, kerestesini satarak kendine daha küçük bir ev yaptırdı. Yalman, Candan, Hasan, Demir, Göksel, Işık, Handan, Suat olmak üzere sekiz çocuğu oldu. Onların hepsini okuttu, yüksel tahsil yaptırdı. Çiftliğinde çok sevdiği av etmeğe devam ederek vaktini geçirdi. Safra kesesi kanseri ilede hayatını kaybetti.
Yeri cennet olsun nur içinde yatsın.
Halime halam:
 Babamın küçük kardeşi, benim de çok sevdiğim ikinci annem. Genç yaşında dul kalmış. Kocası çelik ailesinden bir subaymış. Bir daha evlenmemiş, çocuğu olmamış. Bizi özellikle de beni sarı çocuğum diye çok severdi. Çok temiz kalpli, sinirli, kalbinde ne varsa dilinde o vardı. Onun için sözleri kimseye dokunmazdı. Hatta bize bazen kızdığı zaman  s…tir ananı bul belanı dediği zaman bile boynuna sarılır yüzünü gözünü öperdik. Çok hoş sohbet çok zeki idi. İlkokula giderken küçük kardeşi Nesibe halamı çalıştırmıyor diye annesi azarlarmış.
Bize 6. Ve 7. Sınıflarda Adana’da Nesibe halamlarla tuttuğumuz evde, 3. Sınıfta ise müstakil bir evde Hasan Çelik, Ahmet Yıldırım, Emin Yarımoğlu, Orhan Arık’a baktı. Emin Yarımoğlu’nun hizmetçisi de yardımcısıydı. Evimiz Şadi Çelik’lerin evinin karşısındaydı. Şadi beyleri çok severdi. Her akşam onlara giderdi. Bazen artık bunlardan usandım artık her gün gitmeyeceğim derdi, fakat gitmediği günlerde hemen Vedia ve Fevziye ablalar pencereden çağrınca yine kalkar giderdi.
Şadi Beyler sevgisi Özden’i Halit Çelik’e verdikleri zaman bütün sevgisi Özden ile Halit üzerine yoğunlaştı. Bir gün Hasan Çelik “ulan bunların iyi ki dinli imanlı bir damatları yok” demişti.
Kozan’da hastalanmıştı. Hemen Adana’ya getirdik. Doktorlar birde nisai muayene istediler ben kendim muayene ettim. Nisai bir şey olmayınca apar topar arabamla Ankara’ya götürdüm. Nesibe halamda yolcu etmek üzere bizde idi. Ayrılırken halama hitaben ben gidiyorum bir daha dönmem ölürsem üzülüp yatağa düşüp kalma sen de arkamdan gel demişti. Giderken yolda gayet metin bir şekilde eski lafları anlattı. Subay eşi olduğu için Gata’ya yatırdık. O sıralar Ahmet Topaloğlu Savunma bakanı idi onun da etkisiyle Gata ‘da bir hayli ilgi gördü. Fakat zamanı geçtiği için ameliyat edilemedi. Kolon kanserinden kaybettik. Bir ara çocuğum yok diye boşuna üzülmüşüm yeğenim bu yokluğu aratmadı demiş. Mezarını da yaptıracaktım amcam ben yaptırırım dedi bana mani oldu, kendide yaptırmadı. Bir mezar taşı bile bırakmadan ayrılıp gitti. Ruhu şad olsun yeri cennet olsun.
Nesibe halam:
Kendisi de ablası gibi temiz, dürüst, kafası çalışan şahsiyet sahibi birisi idi. Ayrıca çok hassas çok duygusal içe dönük biri idi.
Ben üç dört sene onlarda kaldım. Çok alıngan olmama rağmen bir defa olsun gerek halamdan gerek efendi amcamdan gerek çocuklarından bir tek incitici hareket görmedim. Hepsinden Allah razı olsun. Efendi amcam çok kibar çok kültürlü, çok okuyan biri idi. Zaten filozof derlerdi. O zaman hem hukuk hem de yüksek ticaret okulunu bitirmişti. Hâkimlik yaptı, avukatlık yaptı fakat hiç biride mizacıma uygun değil diye devam ettirmedi. Babasından kalan her şeyini satarak hayatını devam ettirdi. 1943 yıllarında Anavarza’da 5-600 dönüm tarlasını 3000 liraya satı vermişti. Bunu üzerine bütün aile çok ucuz sattığını geri dönmesi için ısrar etti ise de söz verdim dönmem demişti. Bunun üzerine ağabeysi Şadi Çelik ortaklık hakkımı kullanır ben alırım deyince mecbur oldu sattıkları adama durumu anlatıp daha yüksek bir fiyata anlaştılar. O para ile de toptancı halinde bir işe başladılar onda da başarılı olmadılar. Adana’da avukatlık yaptı. Yazıhane rutubetli sağlığımı kaybedeceğim dedi onu da bıraktı. Bütün ailenin sat diye ısrar ettiği zeytinliğinin üzerine titredi. Mahzere kurarak zeytinyağı çıkardı onda başarılı oldu. Çok kültürlü, bir çocuk gelse ayağa kalkacak kadar kibar, efendi bir kimse fakat herkesin okuma yazma bilmediği bir zamanda iki fakülte bitirmişken emekliliğini dahi hak etmemişti. Çok okuyan biri idi. Okurken çocuklar yaramazlık yapsa hiç aldırmaz okumaya devam ederdi. Bu arada halam çocukları uyarsa hemen kitabı bırakır vur ha baldız hanım vur der kendi de haline gülerdi.
Ben onun çok etkisinde kaldım, onun meziyetlerini kendime örnek aldım. Kendi de Macit çok iyi bir aile doktoru olur diye beni onurlandırmıştı.
Prostattan İstanbul’da ameliyat oldu, fakat kurtulamadı. Yeri cennet olsun nur içinde yatsın.

Şinasi Müftüoğlu:
Ailemizin mümtaz simalarından biridir. Müftüzade Ahmet Efendi’nin oğludur. Ahmet, İzzet, Ayşe müftünün son Avşar Beyi kızı Çiçek Hanım’dan olan çocuklarıdır. Müftünün daha önceki hanımlardan olan çocuklarının hiçbir özelliği yoktur. Fakat bu üç çocuk ayrı ayrı büyük kıymetlerdir. Ayşe ile İzzet benim nenem ve dedemdir. İkiz doğmuşlar. İkiz doğumlarda sık görülen doğum sonu kanamasından annelerini kaybetmişlerdir. Ahmet dayı yahut Ahmet amca çok enteresan, çok kişilikli bir kimse. Çarşıda giderken gavur, İslam, herkes ayağa kalkarak saygı gösterirlermiş. Dava vekilliği yaparmış. Güzele çok önem verirmiş. Sırkıntıoğlu’nun kızı Nadire Hanım’ın güzelliğini duymuş, fakat Nadire Hanım nişanlı imiş. Nişanlısına para vererek nişanından vazgeçirtmiş ve Nadire Hanımla evlenmiş. Zamanında bütün kadınlar çarşaf ve peçe ile gezerken karısına manto giydirip koluna takıp gezermiş. Temizliğe çok önem verir, çorabının bile ütülenmesini istermiş. Bu kadar temizliğe önem verdiği halde genç yaşında tifodan ölmüş. Toplum içinde çok etkiliymiş. Buna bir misal olarak amcam Mustafa Yarımoğlu, benim bir şansızlığım Ahmet dayımın erken ölmesi, eğer o ölmeseydi ondan korkar mektepten kaçmazdım derdi ki Ahmet dayısı Saimbeyli’de kendi Kozan’daydı. Ahmet dayının bir oğlu bir de kızı oldu. Kızı Ceğdet abla Hilmi Savaş ile evlendi. Ceğdet ablayı üstü örtülü bir at arabası ile Konak Köyü’ne istemeye gittiğimizi hatırlıyorum. Nadire hanım ikinci defa Sırkıntıoğlu Prensi Çerkez Bey ile evlendi. İki kızı bir oğlu oldu, oğlu Fatih ismindeydi. Fatih bizim çağdaşımızdı. Sene sonunda Şermin kitabını Fatih’e Fatih de kitabını bana verirdi ki ilkokulda her sınıfın tek bir kitabı olurdu. Bunları bugünkü nesle bir örnek olsun diye yazdım. Fatih genç yaşında öldü. Nadire Hanım Sırkıntoğlu Beyi oğlansız olmaz diye kocasını kendi eliyle evlendirdi ve bütün malını da bu hanımdan olan çocuklara bağışladı. Nadire Hanım evlenince, dedem yeğenim babalık elinde büyümesin diye kendi himayesine aldı. Kendi evladı gibi büyüttü. Ölümü üzerine tahsili yarıda kaldı. Bir ara öğretmen vekilliği yaptı. Dava vekilliği ve belediye reisliği yaptı. Kendi kendini yetiştirdi. Biz bir defa doktor Aydın’ın bağına gittik. Kemal Aytemur, Şevket Gedik ve Sendif Tandoğan vardı. Orada bir gece yattık. İkinci gün Obruk’u görelim dediler. Saimbeyli’den geçerken Şinasi ağabeyi de aldık. Orada Saimbeyli ve Kozanoğulları savaşları hakkında çok geniş malumat verdi. Dönüşte Sendif bana ulan böyle bir dayın varmış daha evvel beni niye tanıştırmadın ben Saimbeyli’den böyle kültürlü bir kimse çıkacağını hiç düşünmemiştim. Bu Adana’ya geldiğinde benim misafirim olsun demişti.
Belediye reisliği yaparken 1941’de ikinci defa askere aldılar. O seneler İkinci Dünya Harbi’nde Almanların Türkiye’ye girmesi an meselesiydi. Harp olacak diye ortaokulları Nisan’da tatil ettilerdi. Askerlik yaptığı Kocaeli’nde ve Trakya’da örfi idare vardı. Kendi anlatmıştı “ Saimbeyli’den gelen askerler bana komutanla aynı saygıyı gösteriyorlardı bu da bölük komutanı üsteğmeninin gözünden kaçmıyor ve benim bir açığımı yakalamak için fırsat arıyordu. Ben de bir açık vermemek için azami dikkat ediyor görevimi yapıyordum. Bir gün bir manga olarak araziye çıktık bir yön tayininde manga komutanı çavuşla ters düştüm dönüşte manga komutanı bizi kumandana şikayet etti. Kumandanın eline fırsat geçmişti. Mangayı dizdi eline büyük bir cetvel aldı, elini aç deyip iki defa vuruyordu. Sıra bana gelince aç elini dedi ben elimi açmadım ve ben buraya dayak yemeye değil askerlik yapmaya geldim dedim. İkinci defa ısrar edince buna nasıl bir tokat attım, bunu beklemiyordu boş bulundu ve yere yıkıldı. Beni hemen yakalayıp bir çadıra hapsettiler” demişti. Üsteğmen tabancasını çekip vursa hiçbir sorgu suale tabi olmazmış(örfi idare olduğu için).
İşte o senenin haziranında Almanlar Türkiye’ye saldırmaktan vazgeçip Rusya’ya saldırdı. O sırada İsmet İnönü Yalova’da öğle sonu istirahatında imiş. Uyandırmışlar ve Almanların Rusya’ya girdiğini söylemişler hemen yatağında doğrulup dakikalarca kahkaha ile gülmüş. Şinasi ağabeyi askeri mahkemeye vermişler. Şansında hakimi o da ikinci defa Hadımköy’de Faik enişte(Tunçöz) tanıyormuş. Onun delaletiyle  çok az bir cezayla kurtulmuş. Terhis olduktan sonra Saimbeyli’de dava vekilliğine devam etti. Sigortalı olduğu halde bir muamelesini eksik yaptığı için emeklilik hakkını kaybetmiş. İşini takip için Ankara’ya gitmiş, orada işgücünü kaybetmiş diye bir rapor alırsan emekliliğini kazanabilirsin demişler. Bir gün muayenehaneme geldi. Bunları anlattı fakat o gururlu adam benden menfi bir cevap alma ihtimalinden çekinerek bana yardımcı olabilir misin diyemedi. Ben Şinasi ağabey ben raporu alacağımı zannediyorum dedim teşekkür etti. Hemen sigorta hastanesine gittim doktorlara durumu anlattım hepsinden olur aldım. En önemlisi asabiye mütehassısı  ben yapmam dedi. Başhekime geldim durumu anlattım. Şansımdan o anda hastanenin idare müdürü de yanımızda imiş. Siz onu bana bırakın dedi ve böylece raporu aldık, emekliliğini de kazandı.
Bir gün Horzum’da idik. O zaman cep telefonu yok. Orman işletmesinin telsizi ile karakoldan bize ulaştılar ve Şinasi ağabeyimin çok hasta olduğunu ilettiler. Hemen Aydın Karaduman ile Saimbeyli’ye gittik. Baktık durumu çok ağır. Aldık hemen Adana Devlet Hastanesine götürdük ve orada tedavi edilmişti. Ölümünden sonra teyzemi ziyarete gitmiştim. Macit Şinasi ağabeyin seni çok severdi bu bıçağını da çok severdi sana vereyim bir hatıra olarak sende kalsın demişti teşekkür ettim aldım maalesef onu bahçede kaybettim. Teyzelerim de halamlar gibi çok temiz dürüst kimseler idi. Eğitimleri yoktu ama kafaları çalışan görgülü bilgili kimselerdi. Ağabeylerinin hanımı Firare abla onlar için Çubukçu’nun (kayınvalidesi) avukatları demişti. Birbirlerini çok severler her şeyi tiye alırlar ve gülerlerdi. Hiçbir şey bulamasalar şu Macit’in çirkinliğine bakın derler katıla katıla gülerlerdi. Şinasi yemeğini yerken iki tarafı ile çiğniyor der ona gülerlerdi. Annem onların en büyüğü idi. Onların gülmelerine katılmaz bu köçekler neye gülüyorlar der onları hayretle izlerdi. Vasfiye teyzem oğlu altı aylıkken kocasını kaybetmiş, oğlu yetim kendi dul kalmıştı. Oğlunu göz nuruyla büyütmüş onu doktor etmişti. Leman teyzem Faik Tunçöz ile evlenmiş bir oğlu iki kızı olmuştu. Fahriye teyzem Şinasi ağabey ile evlenmiş iki kızı bir oğlu olmuştu. Ahmet dayım 7-8 yaşlarında yetim kalmış, ablaları onun üzerine titrerlerdi, çok severlerdi. İlkokuldan sonra ortaokulu Ankara’da ablasının yanında bitirdi. Liseye Adana’da başladı 9. Sınıfı ikmalsiz geçti, onuncu sınıfta bizim Kozanlı çocuklarla arkadaş oldu, onlar gibi mektebi ihmal etti. Ağabeyine beni özel liseye gönder diye ısrar etti. Ağabeyide göndermedi, ona inat hiç çalışmadı 10. sınıftan belge aldı.
En büyük özelliği inatçılık ve avcılıktı. Av hikâyelerini anlatırken olayı yeniden yaşıyormuş gibi olurdu. Şakayı da çok severdi. Birinde Kozanda yılbaşı arifesinde bütün akrabalar bir arada iken, gelin yılbaşında birbirimize hediye alalım, kura çekelim kim kimi çekmişse ona hediye alsın ve sürpriz olsun diye yılbaşına kadar kimse kime hediye aldığını söylemesin demiş ve kaç kişi iseler o kadar isim yazıp torbaya atmış, herkes bir isim çekmiş, aradan geçen bir iki saat sonra Muazzez ben dayıma gömlek alacağım demiş, bunun üzerine herkes kulağı kabartmış çünkü herkesin kağıdında Ahmet Yıldırım yazıyormuş. Dr. Aydın anlatmıştı; Ahmet dayım,Taşkın bizim Süreyya(oğlu) bunlar hep yere bakarlar ben yere bakandan korkarım demişti.
Çok sevdiği avdı. Keklik avı için gittiği Urfa’da hayatını kaybetti. Allah rahmet eylesin yeri cennet olsun.
Sacit Yarımoğlu 1923-1990
Biz altı kardeşin en büyüğü hepimizin ağabeyi değil velinimetimiz idi.
Çocukluğu hakkında fazla bir bilgim yok. Canbolat yaylamızda yakınında bulunan Menteşe köyünden kabak alıp satmak para kazanmak için üçünü beş kuruşa alıp dördünü beş kuruşa satarım demiş. Bunu büyükleri Sacit kabağı kaça alıp kaça satıyorsun diye şaka ederlerdi. Yine Canbolat’ta bir arkadaşı ile kavga etmişti. Babamızdan korkup Hasan Çelik’le Kozana kaçmışlardı (6 saatlik yol).Ortaokulu Adana’da okudu. 3-4 sene yatılı kaldıktan sonra Kozanlı talebelerle bir ev tuttular. Bir de Kozan’da Zöhre bacı diye bir kadını tuttular. Evde Adil Yarımoğlu, Hazım Çelik, Şecket Gedik, Halil Çulhacı, Hasan Çelik, ağabeyim ve Fahrettin Altay vardı. En büyükleri Adil Yarımoğlu idi ona moruk derlerdi. En küçükleri Fahrettin idi ona sıpa derlerdi. Adil ağabey liseyi bitirdi çok nüktedan şakacı biriydi. Liseyi güç bela bitirmişti. Birinde ben İsmail Biçerin anasının düğününe gitmiştim şimdi onunla aynı sınıftayız demişti. Birinde pahalılığı anlatmak için pastırmanın üçü (üç dilimi) 5 kuruş demişti. Lisenin bir senesini de Kayseri’de okumuş. Bir Kayserilinin evini överken ağa sana ev değil kuyu veriyorum kuyu dediğini anlatırdı (kuyu derken evin dışarıdan hiç gözükmediğini anlatmak istiyor).  Askerliğini subay olarak yaptı. Terhis olduğu gün çardaktan düşerek öldü. En titizleri Halil Çulhacı imiş, onada bir bayram tatilinde Kozana gideceği sırada bütün kirli çorapları gizlice bütün kirli çorapları bavuluna koymuşlar. En sakinleri Şevket Gedik imiş bir öğretmenine hediye olarak bir sepet tatlı limon getirmiş. Arkadaşları limonu satlığa çıkarır diğerleri alıp bakar makar böylece elden ele geçtikçe limonlar acır yenmez hale gelirmiş, Şevket bu satışa dayanamayıp bütün limonları alıp çiğnemiş onu böylece kızdırmışlar. Hasan Çelik bir fotoğraf makinesi almış ona da “foto Hasan Çelik’ten bir kişi görün delikten “ diye bir dörtlük düşürmüşler. Bende ortaokula ilk geldiğimde o evde 3-5 gün kaldım. Orası Kozan’lı talebelerin lokali gibi idi.Gelen giden eksik olmazdı. Çok zaman da poker oynarlardı. Fakat orada kalan çocukların Adil Yarımoğlu’ndan gayrisi hepsi üniversite tahsili yaptı.
Ağabeyimle lisede son iki senesini beraber okuduk. Rahmetli Halime halacığım baktı bize. Lise son sınıfta iken nişanlandı. Ankara hukuk fakültesine girdi. Hukukta devam mecburiyeti yoktu. Şubata kadar 7-8 ay çalışır (katip olarak) Şubattan sonra okula giderdi. Giderken bana da 10-15 Lira verirdi.  Bu bizim bir aylık masrafımızdı.
 Annem Adana’ya bir gelişinde oğlum başka bir şeyim kalmadı gelin olup giderken babam yol harçlığı olarak 8 mecidiye vermişti onu da sana vereyim dedi. O Mecidiyeler 8-9 cm çapında gümüş paralardı. Adana’da onları 40 liraya bozdurdum, ağabeyimde Ankara’ya gidiyordu 15 Lirasını ona verdim.
Avukatlık stajını Kayseri’de yaptı. Bir oğlu oldu. O sene Şubat tatilinde Kozana gelmiştik. Ağabeyim oğlum oğlum diye anlatıyordu, nenem benim yanımda oğlunu ağzına almaya utanmıyor musun diye uyardı. Nenemize sonsuz saygımız vardı. Fakat ağabeyim pişkinliğe vurup yine oğlundan bahsedince küçük Ahmet Yarımoğlu nene nene yine ağzına aldı demişti.
1949 senesinde Kozana avukat olarak geldi. Ve ailemize Hızır gibi yetişti. Beni beş sene krallar gibi okutması, üç kız kardeşimizin düğünü, kardeşimiz Taşkın’a zirai ilaç ve gübre ticarethanesi açması bütün bunları ağabeyimize borçluyuz. Biz yardımlaşma terbiyesini ondan aldık. Kozan’da ilk davası öğretmen Mahmut Çamurdan’nın katli davası idi. Ben İstanbul’dan Kozan’a geldiğim günün akşama doğru iki üç el tabanca sesi duyduk, Mahmut Çamurdan vurulmuş dediler. Ağabeyimin de öğretmeni imiş. Azmettirici olarak Kazım Tokluyu tutukladılar. Birine 300 lira vererek bu cinayeti işletmiş. Kazım Toklunun avukatlığını ağabeyime vermek istemişler. Ağabeyim almak istememiş, bir hayli ısrar etmişler. Kendinden dinlemiştim; masaya 800 lira koydular ve bunu alacaksınız dediler demişti. Ben o sene İstanbul’da 530 lira harcamıştım. Paranın miktarı, ilk davası olması ve avukatlığın karakteri icabı bu davayı aldım demişti. Dava çok uzun sürdü, önce Kazım Toklu beraat etti, ikinci defa idama mahkum edildi, sonunda idamdan kurtuldu. Bir miktar cezaya çarptırıldı. Ağabeyim bu davada çok başarılı bir imtihan verdi. Öyle ki ağır cezalık bir olayda taraflar ağabeyimi tutmak için acele ederlermiş.
1950 den sonra Chp ilçe başkanı oldu. Bir müddet orda kaldıktan sonra bana Kemal çelik’ten, Kemal Satır’dan sıra gelmez diye istifa etti. Bölük Başı’nın Millet Partisine girdi. Ben o zaman İstanbul’da idim çok üzüldüm ve kendine ağabey iyi etmedin ama sana başarılar dilerim diye mektup yazmıştım.
Benim bu öngörüşümün ne kadar doğru olduğu 1957 seçimlerinde belli oldu. Çünkü 1957 seçimlerinde Kozandan bir aday bulamadılar. Kadirli’de hakim olan Saim Karaömerlioğlu’nu istifa ettirip aday yaptılar. Ve eğer kendisi istifa etmeyip kalsaydı yüzde yüz mebus olurdu.
Kozan civarında Çingen Mezarlığı denen karacalarla kaplı 70 dönüm bir tarla Hacıhüseyinli ailesine aitmiş. Son hissedarları yüzlerce kişi iken bunların her birinden imza alarak bu tarlayı aldı. Tabii çok kolay olmamış. Mesela Şadi beyin imzalamakta çok tereddüt ettiği, Kemal Çelik’in hemen imzaladı- ğını, Behçet Çeliğin beni bir pavyona götürürsen imzalarım dediğini anlatırdı. Bu tarlayı tamamen aldıkdan sonra sebze yetiştirmesi için birine verdi. Zamanla burası arsa oldu, çok kıymetlendi bir servet oldu ama şimdi düşünüyorumda keşke burayı almasaydı diyorum, çünkü o evde cinayete kurban gitti.
Ağabeyimin ölümünün faili bulunamadı. Karısını oğlunu suçlayanlar oldu. Yaşadığı gayri meşru kadınların yaptırdığını, hatta sağlığında hiçbir leke süremedikleri ağabeyimi kaçakçılıkla ilgili olduğunu ileri sürenler oldu. Ben bunların hiç birine inanmadım. Benim kanaatime göre ağabeyimin katili, ahırını kiraya verdiği göçerlerden (Aydınlı) Mehmet Kurt idi. Bu adam sabıkalı imiş. Araba kullanmasını biliyormuş. Ahırdan ayrıldıktan sonra gübreleri almak için gelmiş, ağabeyim adamlarına vermeyin demiş bir hayli tartışma çıkmış. Ölümünden sonra kasasından vadesi geçmiş bir senedi bulundu. Ağabeyim bu parayı alamayınca canımız sağ olsun dememiştir. Hem tabiatı, hem de mesleği gereği bunları tehdit etmiş olabilir. Bunun üzerine bu sabıkalı adam ölüm kararını alır ve ağabeyimi takibe alır. O gün ağabeyim bankadan para çekmiştir. Gelirler ahırda beklemeye başlarlar, ahırda içtikleri sigaranın izmaritleri vardı. Ağabeyim adeti veçhile saat 21-22 sıralarında yalnız yaşadığı evine gelmek- tedir, uzaktan ışığı gören bu caniler daha müsait bir yerde pusu kurup iner inmez başına sert bir sopa vurup en az bayıltmışlar ve bir çok defa vurup öldürmüşler ve arabanın bagajına koyup Nur dağlarına götürüp arabası ile beraber yakmışlardır. Kendileri kışı Nur dağlarında geçirmektedirler. Ben bunları güvenlik güçlerine anlattım. Bunlar konar göçer kışı Nur dağlarında yazı Toroslarda geçirdiklerini, İsmen de şikayetçi olduğum halde bu adamı bulamadılar. Birde utanmadan bir sene sonra bu adamın adresini bana sordular. Katilleri ihbar edene bir de para ödülü koyduk. Zamanın içişleri bakanının kızı kızımın arkadaşı imiş ona da söylettik fakat bir netice alamadık. Karşımızda hasım olarak bir aile bir gurup olsa idi bunu kan davasına kadar götürebilirdik ama bu iti bulup idam etseler bile acımız dinmezdi. Böyle de düşünerek teselli olduk. İşte böylece Yarımların aslanı dedikleri canım ağabeyimizi 67 yaşında bu adi cinayetle kaybettik. Yeri cennet olsun nur içinde yatsın.
Ağabeyimin Kozan da meslek hayatı çok parlak geçti, çok kazandı çok harcadı. Çocukları çok severdi. Bir kızı oldu 18-19 yaşına kadar mağdur olarak yaşadı. Ona çok üzüldü. Oğlu İzzet’i iyi yetiştirebilmek için her çareye başvurdu. Ona ortaokulda iken Kozan da dans dersi aldırdı. Güç bela liseyi bitirdi, Eczacılık fakültesine girdi orda bile bir torpil bulduğu halde okulu bıraktı. Bunun üzerine bütün ilgisini Ziyanın üzerine topladı. Ondan sık sık övgüyle bahsederdi. Sonunda ondan da umudunu kesti. Bir konuşmasında, kardeşim bu çocuk tasvip etmediğim bir kadının kızını almak istiyormuş dedi. Ben de ağabey Emin Yarımoğlu’nun cin gibi bir kızı var onu alalım dedim ve böylece Ziya’yı evlendirdik. Kendi kızına çok üzüldüğünden kız çocuklarını çok severdi. Kızım Ayşe 5-6 yaşlarında iken amca beni Ankara’ya Anıt kabir’e götür demiş, bir gidişinde Ayşe’yi Ankara’ya götürmüştü. En çok sevdiği de torunu Demet idi. İzzet babasına küstüğü sıralarda babasını cezalandırmak için Demeti uzun zaman babasına göstermemişti. Küsmelerinin sebebi de babasından ev ve araba al diye dayatması idi. Arabayı almıştı. Ev almak için de imkânlarım müsait değil demişti. Benim muayenehanemin bulunduğu binanın 1. Katı satılık idi burayı İzzete alalım dedim, benim alacak imkânım yok dedi ben de yardımcı olayım ne zaman öderseniz ödeyin dedim razı oldu. Sevinerek İzzete bildirdim. Fatma ben 1.katta oturmak istemem diyerek kabul etmemişlerdi.
Çocuklarından böylece ümidi kesildiğinden mi bilinmez mal mülk edinmek istemez olmuştu. Nitekim Kozanın Hacıbeyli köyünde 700 dönüm bir tarla satılıyormuş bunu alabilirdim ama borçlanmaktan korktum demişti. Bir de bizim bahçelerin yanında  Yarımoğlullarından 40 dönüm, içinde zeytin ve badem ağaçlarının bulunduğu bir yer almıştı. Ağabey burayı limon bahçesi yap benim su motorum var sana hediye edeyim bahçeni kurmana da yardım ederim dediğim halde kabul etmedi. Ve orayı da sattı. Çok hızlı yaşadı acı tatlı bir hayatı oldu. Sonunda çok acı bir cinayetle hayata veda etti. Yeri cennet olsun. Ağabey nur içinde yat.
Macit Yarımoğlu: 1927 nin sonbaharında doğmuşum. Annemden dinlediğime göre yayladan göçtükten bir ay sonra doğmuşum.  Bu da Ekimin ilk yarısında doğduğumu gösteriyor.
Çocukluğum da her çocuk gibi bende çok sevimliymişim. Canbolat’ta Şakir Çelik tiberkülozlu olduğu halde beni evine getir tir uzaktan severmiş. Banyo olmayı hiç sevmezmişim. Birinde banyo olmamak için ağlarken Şinasi Müftüioğlu beni kucağına almış ben hiç bici bici iğ diyerek onun yüzünü öpmüşüm. Yine Canbolat yaylamızda elinde keser bir çok işler yapan ailemizden birine (Hökkeş ağa) orayap burayap lakabını takmışım. Hatırladığım özelliklerim uzun uzun ağlamaktı. Teyzelerim nene bir haraz, nene beş kuruş diye ağladıklarımı anlatır gülerlerdi. Ben ağlamaya başlar, nenemde namaza başlardı. Nenemin ayakları dibinde, namazlağın üzerinde ben ağlamaya, nenem de namaza devam ederdi. Ben yorulur, nenem bir selam verse de beni biraz nazlasa diye beklerdim. Ve selam verir ağlama oğlum der, ben ağlamanın dozunu yükseltir, yine ağlardım.
Yine Saimbeyli’de bir akşam ağlamaya başlamışım. Nenem senden kurtuluyum gidip kendimi suya atayım diyerek evden çıkmış. Evin arkasında bir akarsu vardı. Bu defa ebemiz (nenemin üvey annesi) aman Ayşe gerçekten suya atılır diye telaşla gelerek nenemi eve getirtmiş. Canbolat yaylasında Nesibe halamların evinden evimize geliyorduk, neneme beni sırtına al dedim, nenem almadı, eteğinden tutup ağlayarak sırtına almasını istedim. Böylece evimizin yakınına kadar geldik ki ara bir hayli uzaktı, tekrar halamlara gittik ve nenem beni sırtına alarak evimize geldik.
Yine bir gün ağlarken Efendi babam etrafa kızıp bu çocuğu dövmeyin, dövecekseniz kızlarınızı dövün diyerek beni nazlamaya geldi, ben yine ağlamaya devam edince çok kullandığı köpekoğlu köpek diyerek ayağı ile hafifçe ittiğini hatırlıyorum.
Bu kadar inatçı, huysuz olmama rağmen nenemin bir tıslık vurduğunu hatırlamıyorum. Yalnız birinde ceza olarak hamamlığa hapsetmişti.
Bir yayla dönüşü, salonda yatıyorduk, nenem geldi oğlum annenler başka eve taşınıyor sen onlarla mı gidersin yoksa benimle mi kalırsın dedi. Ben hiç tereddütsüz seninle kalırım dedim. Ve ağabeyimle ben nenemin yanında kaldık. Şermin’le Nermin annemler ile gitti. Hatta Şermin giderken bir daha Allah yüzünüzü yüzümüze göstermesin demişti.
Nenemizle olan bağımız, onun bize sevgisi, bizim ona saygı ve sevgimiz ölünceye kadar devam etmiştir. Hatta Adana’da ortaokulda okurken üç günlük tatil için Kozan’a geldiğimde nenemle yatardım.
İlkokula annem götürdü, ben giderken okulda sadece Emin Yarımoğlu’nun olduğunu zannediyordum. Okulda Şermin ve arkadaşları karşıladılar. Ama ben hiç beklemediğim o kalabalığı görünce korktum. Annemin arkasından ben de kaçıp eve geldim. Daha sonra efendi amcam(Ahmet Hafi Bey) Doğan’a ve bana sarı, kırmızı, mavi renkli kemerler aldı. Ve elimizden tutarak okula getirdi. Doğan o sene kayırsız devam etti. Hatta bir defa altını kirlettiği için öğretmeni evine göndermişti. İlk sene öğretmenden çok efendibabam öğretmenim olmuştu. Akşamları ona her şeyi sorardım o da bana anlatırdı. Bazen de yeter oğlum yoruldum artık dediğini hatırlıyorum.  İlk sene üç devre de karnem baştan aşağı iyi idi. Ama ileriki senelerde kaç pekiyimiz olduğunu söylerdik. Dördüncü sınıfta iken ağabeyim Adana’dan gelirken hediye olarak bir futbol topu getirmişti. Futbol ile o sene tanıştık. Bütün mahallenin çocukları onunla oynar, bütün çocuklar onun arkasından koşar, topa vurabilen kendini şanslı hissederdi. Zavallı top o kadar çok yıprandı ki yırtılan yerlerini köşkere gider yama yaptırırdık. Bir ara geldi ki yamalardan normal yüzü gözükmez olmuştu.
İlkokul çağında yazları Canbolat yaylasında geçti. Yaylaya gidecekken bir atı bir eşeği olan kiracı dediğimiz adamlar gelir yükler hazırlanır, ay doğunca çıkalım, Horzum’un sıcağını yemeyelim, dönüşte erken çıkalım Kızıl yaylanın sıcağını yemeyelim derlerdi.
Yolculuk beş altı saat sürerdi. Arkadan aile fertleri otomobil ile Horzum’a gelir, kiracılar onları alıp Canbolat’a çıkarırlardı. Yalnız ben ve Halime halam otomobil başımızı tuttuğu için atlarla giderdik. Yaylaya göçmenin bu zorluğuna rağmen, bizim için apayrı bir sevinç kaynağı idi. O zamanlar Kozanda içme suyu yoktu. Herkes eşeklerle çaydan taşınan sucuların getirdiği suyu içerdi. Bizim sarnıcımız vardı. Dedem sarnıca gidecek suyun temiz olması için çok itina eder, yağmur yağdıktan bir müddet sonra suyun sarnıca gitmesini sağlardı. Sarnıcın ağzı sac ile kaplıydı. Bütün bu tedbirlere rağmen yayla dönüşü su kurtlanırdı. Tülbentten süzerek kurtları temizler o suyu içerdik. Şehrin doktoru, hâkimi de rica ile bu sudan isterdi. Böyle susuzluğun hat safhada olduğu bir günde efendi amca bağına gidiyor-muş, bağında su kuyusu vardı, nenem Ahmet efendi madem gidiyorsun şu çatkıyı çatsınlar da(eşeğe dört teneke yüklemek)  eşeğe bin git gelirken de su getir demiş. Rahmetli çok kalender bir kimse idi, olur valide hanım diyerek dört teneke yüklü eşeğe binerek bağına gitmiş. Bunu gören mahalleli, Belediye reisliği, hâkimlik, avukatlık yapmış bir kimsenin böyle suya gittiğini görünce hem hayret etmişler hem de ayıplamışlar. Nesibe halam bunu sonradan duymuş, çok üzülmüş ve üzüntüsünü bir sitemle annesine bildirmiş. Ama nenem ne var bunda diyerek olayı geçiştirmiş.
İşte Kozan’ın bu susuzluğundan, sıcağından, sivrisineğinden kurtulup yaylaya çıkmak bütün aile için bir kurtuluştu ama biz çocuklar için unutulmaz bir sevinç kaynağı idi. Yaylada geçen o tatlı günler yazmakla bitmez. Demircik çalısından kestiğimiz dalları at yaparak yarıştığımız, küçük haymalar yapıp
evcik oynadığımız, yaptığımız küçük fırınlarda ekmek pişirdiğimiz nasıl unutulur. Yaylamıza yakın Menteşe köyü ve birde Yaylacı denen bir yer vardı. Yaylacıkta oluktan akan buz gibi su, etrafında ceviz, armut, alıç ağaçları hele o kızılcık kirazları. Armut ağaçları çok büyüktü ağaca çıkamazdık ama tepede ki olmuş armutları lastik taşı ile düşürürdük. O armuttaki güzel kokuyu bir daha hiçbir yerde hissetmedim.  Kirazları toplar kirazına poker oynardık. Ütülen gider kiraz toplar yine pokere devam ederdi. Bir gün cevizine poker oynarken akşama kalmışız domuzdan korkarak koşa koşa evlerimize gelmiştik. Menteşe de göğbuat denen bir yer vardı. Bir yerde membaa suyu çıkar, 40-50 metre  şut yaparak ikinci bir yerde toplanır, bu 2-3 metre karelik bir alanda toplandıktan sonra yine 40-50 cm lik düşüşle 3. Alanda toplanırdı. Biz yukarıda suyun gözünde otururuz, Güngör Çelik ve Necdet Yarım- oğlu’na 50 kuruş veririz onlar köyden piliç alırlardı. Güngör pazarlık ederek 40-45 kuruşa alır kendi yiyeceği pilici bedavaya getirirdi. Biz yukarıda pokere başlarız piliçler gelince kebapçı Duran usta onları yolar ağaç şişlere takarak bir güzel pişirirdi. Duran usta ile bir akrabalık bağımız yoktu ama yayla mızda devamlı tek yabancı Duran usta ve hanımı Hayriye bacı idi. Hanımından bir kedi gibi korkar, arkasından dinine, imanına, anasına küfür ederdi. Sonrada şarabını içer sızardı. Duran usta yemekler hazır der pokeri bırakır demircik ağacının şişlerinde nar gibi kızarmış piliçleri yiyerek rakımızı içerdik. Birinde ben çok sarhoş olmuştum, beni ayıltmak için o buz gibi suyun içine sokmuşlar. Böyle eve dönüş başlamıştı. Köye girerken bir köpek bize havlıyordu, ben tabancamı çekip köpeğe ateş ettim tabanca otomatikmiş iki defa patladı. Tabanca ağabeyimindi, ağabeyimden rica etmiştim. Vereyim kardeşim ama boş yere sıkma zaten iki mermisi kaldı mermi de bulunmuyor demişti. Bunu için de çok üzülmüştüm. Arkadaşlar bu böyle gidemez diyerek orada otlayan bir eşeğe bindirdiler, ben eşeği biraz hızlı sürünce pat diye eşekten düştüm, bereket bir yerim incinmemişti. Bu kadar badireden sonra biraz ayıktım güç bela yaylamıza geldik ama ben o vaziyette eve gitmeye çekindiğim için Emin Yarımoğlu’ların evine gittim. Biraz sonra ağabeyim geldi, böyle içki içilmeyeceğini biraz da sert bir şekilde söyledi. En çok korktuğum tabanca işini de mesele yapmamıştı sevgili kardeşim.
Yaylamızın oda hayması denen bir yeri vardı, yaylanın erkekleri burayı bir lokal olarak kullanırlardı. Suyun başında çınar ağaçlarının altında çok güzel bir yerdi. Masalar, ağaç koltuklar vardı. Buraya çocukların gelmesi yasaktı. Ben dedemin yanından ayrılmadığım için dedemin yanında otururdum. Dedeme saygılarından dolayı kimse bana karışmazdı. Artık dedemin elini seyrederek konkeni iyice öğrenmiştim. Ara sıra dedemin yanlışlarını düzeltirdim, o zaman beni uyarırlardı. Bir sene yaylamıza doktor Ali beylerde gelmişlerdi. Dr. Ali bey uzun boylu, yerlere kadar değen uzun entarisi, pala bıyıkları, başındaki imam başlığı ile enteresan bir insandı. Cindo diye küçük bir köpeği vardı. Cindo Cindo diye bağırır, ona pirzola yedirirdi. Ağabeyimin dişi ağrımıştı. Ali bey çürük diş diye sağlam dişi çekmişti.
  Doktor oda haymasına çok az gelirdi. Bir defasında benim dedemin elini dikkatle seyredişimden etkilenerek Yarımoğlu bu çocuğa yazık ediyorsun, bu çocuk ileride büyük bir kumarbaz olur demişti. Ben okula gitmeden önce bütün oyunları öğrenmiştim. Ve bütün hayatım boyunca bu oyunları oynadım ama hiçbir zaman kumarbaz olmadım.
1940’lı yıllardı, orman kanunu yeni çıkmıştı. Ağaç kesmeye değil dal kesmeye izin vermiyorlar ve çok sıkı tutuyorlardı. Böyle bir senede yaylaya göç ettiğimizde iki üç menteşeli delikanlı çocukları güç bela ikna ederek arkalarında biz olduğumuzu, çünkü onlar bizi çok güçlü zannederlerdi, dal kesmeye baş-lattık. Dedemin evini dalladılar,   bizde bizim evde oturup her zamanki gibi poker oynamaya başladık. Evimizden yaylanın yolu gözükürdü. Baktık iki atlı ile iki yaya geliyor, biraz daha yaklaşınca gelenlerin jandarma olduğunu anladık. Çok korktuk hemen oyun kâğıtlarını minderin altına sakladık. Hem oyun oynamaktan hem de orman kanunu yasağına uymadığımızdan korktuk. Hemen gelenleri karşıladık, yukarı aldık, çay mı istersiniz kahve mi istersiniz, iltifatın bini bir para iken onbaşı siz poker oynuyordunuz dedi. Korkumuz daha arttı. Hayır biz poker bilmeyiz dedik, onbaşı ısrarla hayır ben gördüm siz poker oynuyordunuz deyince inkar edemeyip daha basit bir oyun olan otuzbir oynuyorduk dedik. Onbaşı buna inandı. Otuzbir nasıl bir oyun öğretin bende oynarın dedi. Biz artık biraz rahat nefes alıp otuzbiri tarif ettik. Gelenle onbaşı Horzum karakol kumandanı, sivil olan da Horzum orman bölge şefi imiş. O iki jandarmayı gönderdiler, o gün sabaha kadar otuzbir oynadık ve onbaşının 16 lirasını üttük. Artık ahbap olmuştuk. Sık sık Horzuma gider onlar yaylamıza gelirlerdi. O sene onların çok parasını üttük. Fakat onbaşı bana 16 liraya otuzbir öğrettiniz der dururdu. Sivil olan zatta Horzum bölgesinde suiistimalden mahkemelik olduğunu, onbaşınınsa köylüleri soyup soğana çevirdiğini öğrendik. Ben bu olayı ileride Adana ağır ceza resine anlattığımda, oğlum sizden korkulur siz jandarmayı soymuş kişilersiniz demişti.
Bir gün Kocçağaz diye bir yayla vardı. Rauf Çulhacı, Cahit Gedik o yaylada idi. Onları ziyarete gittik. Orda otuzbir oynadık bütün yayla halkını üttüm. 136 liralarını ütmüştüm. O zaman bir keçi 3 lira idi. O parayı o zamana kadar bir arada görmemiştim. O gece ben yattıktan sonra ağabeyimi oyuna davet etmişler. Ağabeyim cebimden 50 lira alıp hepsini kaybetmiş. İkinci gün olayı öğrendiğimde en ufak bir tepki göstermemiştim.

 

Sene 1941 İkinci Dünya Savaşı'nın çok korkunç olduğu seneler Almanlar fırtına gibi orta Avrupa'yı işgal etmişler. Bulgaristan’ı da işgal edip Meriç nehrine dayanmışlar. Türkiye'ye girmesi an meselesi diye bekleniyor işte o sene harp olacak diye mektepleri bir Nisan'da tatil ettiler. Biz çocukların savaş umurumuzda değil mektepler erken tatil oldu diye seviniyoruz Ahmet dayım Macit 100 g barut bir Kilo saçma al seninle Saimbeyli ye gidelim orada av edelim dedi. Ben bunları aldırmak için bir hayli zorlandım. Saimbeyli ye geldik. Dayım bir kafes kekliği buldu. Obruk'a çıktık dayım kekliği avlatmaya başladı. İkinci gün Hemen ava başladık. Dağların tepesine kadar çıkıp bir yere efsun yaptık, içine girip beklemeye başladık. Keklikler ötmeye başladı. Bizde heyecan hat safhada dayım orada iki keklik vurdu. Oradan çıktık gidiyoruz bir keklik sesi duyduk kekliğimizi bir dala asıp beklemeye başladık dayım bana sen sık dedi keklikler ötüşüyor bende heyecan arttı. Nitekim keklik geldi ama ben heyecandan titremeye başladım ve Tüfeği sıkamadım keklik uç

up gitti. Ondan sonra bir tepenin başına yine bir efsun yaptık kekliğimizi asıp beklemeye başladık ağacın tepesine cırrık(bıldırcın gibi bir kuş) kondu. Ben ilk defa tüfek sıkıyorum kuşu vurdum a
ma yere düşmedi Tüyleri savrularak uçup gitti. Şafak sökerken çıktığımız dağlardan ikindi vakti döndük eve yaklaştığımızda balkonda teyzelerimin ağladığını gördük. Korkarak içeri girdik fahriye teyzem hastalanmış ateşi yükselmiş şiddetli bir sancı ile kıvranıyor doktor yok ilaç yok telefon yok Saimbeyli'ye götürecek vasıta yok bu imkânsızlıklar içinde yapılacak bir şey yok. İkinci günü Tevfik dayım geldi o daha bilen bir kimse olarak sancı olan yerin üzerine sıcak kepek lapası tatbik ettirdi şimdi düşünüyorum da bu yanlış tedavi Keseyi daha çok olgunlaştırıp patlamasına sebep olmamış. Tabii hastanın durumu daha ağırlaştı kan arabasıyla Saimbeyli oradan pazara oradan Adana'ya götürüldü, bu beladan kurtuldu ama birkaç aylık atılgan isimli çocuğu o yavrucak sanki annesi gibi sancılanarak Ciyak ciyak bağırarak öldü. Felaketler zincirleme geliyor bu defa da Şinasi Yıldırım, örfi idarenin bulunduğu İzmit’te ikinci askerliğini yaparken bir asteğmeni dövdüğü haberi geldi. Her şeye rağmen hayat devam eder, evin şeker, sigarası bitmiş bunları almam için beni Saimbeyli’ye gönderdiler Saimbeyli'ye geldim istenen şeyleri aldım hemen döner gün batmadan çiftliğe gelebilirdim. Dayılarım gece gidip gelirler onlara heveslendim. Onun için hemen yola çıkmayıp önünü hafif geceye gelecek şekilde çıkmak için eve gittim yattım. Bir uyandım ki Saimbeyli'de güneş batmış hava kararmak üzere, bir telaşla çıktım çarşıdan geçerken Salih Yıldırım annemin amcasının oğlu atın dizininden tuttu nereye gidiyorsun dedi çiftliğe gidiyorum dedim. Bu saatte gidemezsin seni göndermem dedi. Giderim ağabey dedimse de atın dizginini bırakmadı. Ben atı sürüverdim elinden kurtuldum arkamdan gitme gitme diye seslendi ise de atımı sürdüm. Saimbeyli çıktım ay doğdu daha gideceğim dört beş saatlik yol var. Hem öyle yollar ki ıpıssız ormanlık yolların başındaki pınarlarda cin görenlerin hikayeleri bunları bile bile yola çıktım. O zaman cinlere inanmıyorum hayal gördüklerini düşünüyorum gördüğüm hayallere inanmayayım atın kulağına bakayım eğer at kulağını bir yere dikerse orada bir tehlike vardır diye kendime moral verdim. Ve hiçte korkmadım Doğanbeyliye geldiğimde karakolda nöbet tutan jandarma beni durdurdu nereden gelip nereye gittiği sordu. Ve 14 yaşındaki çocuk nasıl gelmiş diye beni hayretle ve hayranlıkla izledikten sonra buyur git dedi. Bu olaydan sonra Salih ağabey beni ne zaman görse safi ciğer safi ciğer derdi. Bundan sonra gece yola gitmeye alıştım birçok defalarda gittim ama sonunda yalnız başına gece yola gitmenin doğru olmadığı kanaatine vardım. Bir defasında annemle Saimbeyliye gidiyoruz, annem dayımların meşhur kısraklarıyla ben Ali hocalardan aldığımız kırdan tutup getirdikleri bir tayla yola çıktık. Yolun Çardak oluğu mevkiinde ki yolun yarısıdır atın bir tökezlemesiyle attan düştüm. At nasıl Çifteler savura savura Heybedeki elmaların savura savura koşup gitti. Annemin bindiği atın doğumu yakın olduğu için annemin terkisine binmeyip 20 km yolu yaya olarak yürüyerek Saimbeyliye geldik. Annem anlatmıştı oğlum bu gece sabaha kadar uyuyamadım senin elini tuttum çocuğunun ayağı üzengiye takılsa kalsa çocuğumu parça parça olurdu sabaha kadar korktum demişti. Geldiğimiz atı Saimbeyli dışına çıkarır bırakırdık doğru koşa eve giderdi hatta kestirme yoldan kırdan aşarak gidermiş. Çocukluğum ve üniversiteye kadar yaz tatillerim çiftlikte ve Canbolat da geçti o güzel günleri unutmak mümkün değil bendeki doğa ve hayvan sevgisi orada gelişti. Birinde koyunlarını kuzuya karışmasından ki bu bir olay olurdu düşünün 200, 300 koyun aynı yerde oturan 200, 300 kuzu kavuşur herkes annesini anneler kuzuların arar bu kargaşa dakikalarca devam eder bende aralarında olurdum. Bir defasında bir öksürük hâsıl oldu, bunun boğazına Kumacık kaçtı dediler teyzem beni sırtına alarak Hürüce denen yaşlı bir kadına götürdü. Kadın bir at nalını ısıtıp benimde başına bir örtü örttürüp nalın üzerine bitki tohumları serpti ondan çıkan dumanlarda beni tedavi etmişti. Birinde Canbolata döneceğiz
bizi almak için Kozandan gelen Avşaroğlunun Ford otosuyla döneceğiz. Nenem koyu kahverengi kıvırcık tüyleri olan bir kuzu verdi, bir iki de tavuk vermiş böylece arabaya yerleştik, Kan Könden Çamurdan İzzeti de aldık Horzuma kadar geldik beni otomobil tutar, beni aşağıya atın diye ağlar inşallah lastik patlar diye de dua ederdim. Nitekim bir iki defada lastik patlar bende biraz dinlenirdim. Yaylaya geldiğimizde kuzu da benden beter olmuştu kuzuyla tavukları indirmek bir sorun olmuştu ki Çamurdan İzzet Hacı Hüseyinli ailesine alerjisinden dolayı soyunuzda aptallık olduğunu bilmezdim demişti. Gelirken bana kuzunun gözünü ovalarsan senin arkandan gelir demişlerdi gerçekten öyle oldu bana öyle alıştı ki benden ayrılmaz olmuştu. Onun yüzünden saklambaç oyunu oynayamaz olmuştum çünkü saklandığım yerde ilk defa kuzuyu görerek beni buluyorlardı. Evinde maskotu olmuştu eve gelir gelmez ocaklığa gider tencerenin kapağını burnu ile biter yemek yemeye çalışırdı. Birinde atın arpasını açık bulmuş yemiş karpuz kabuğu, çiğ köfte yemiş hazımsızlıktan yürüyemez hale gelmişti zorla yürüttük cuzzağa bindirdik hiç bir faydası olmadı. Ali Yarımoğlu buna gaz içirin dedi, gazı içince daha fena oldu ölmeden kesmeye karar verdiler bende kuzum kuzum diye uzun uzun ağlamıştım. Yaylaya göçtüğü üz ilk günlerde bir oğlak alırdık onu otlatır onunla oynardık yayla göçümü zamanı da onu keserlerdi. Yine Bir yıl ben oğlağın kesildikten sonra dondurmasını istiyordum babam kasaba kestirdi ve kasaba ikiye ayırmasını söyledi oğlağın ikiye ayrıldığını görünce dolmasının yapılamayacağını anladığım için oğlağımı ama bitiştiren diye ağlaya ağlaya eve geldim babam beni bir temiz dövdü rahmetli neneciğim elinden almıştı.


1941 yazının yayla göçü sırasında Canbolat'a geldim. Dayım bizim yağız renkli atımızla Saimbeyli gelmişti. Beni sabaha karşı uyandırdı, ata bin bağa uğrayıp biraz üzüm toplat oradan da Yaylamıza git dedi hemen yola çıktım 60 70 km yolu geçerek ikindiye doğru Canbolat'a geldim yaylada benim silah kullanıp av ettiğime hiç inanmadılar. Ve babamın tabancasını verdiler bunu sıkabilir misin dediler hemen tabancayı aldım neye sıkayım dedim bir tavuk gösterdiler tavuğu hemen vurdum tavukta yumurtlayan tavukmuş sahibi bir hayli üzülmüştü.

Ben silah kullanmayı av etmeyi ata binmeyi gece yalnız yola gitmeyi hep Doğanbeylide (çiftlikte) Öğrendim. Bu olaylar özgüveninin oluşmasında büyük rol oynadılar ileri yaşlarında ufak tefek bir başarım olmuşsa bunu Özgüvenimi borçluyum. Kendine güvenmeyen biri hiçbir işte asla başarılı olamaz. Maalesef şu anlarda kendime hiç güvenim kalmadı.
Çok sevdiğim Canbolat'ta ilk acıyı da yaşadım. Efendibabamı orada kaybettik 1939 senesi 26 Temmuzu 27'ye perşembeyi Cumaya bağlayan gece çocuk olarak erken yatmıştık. Ne kadar sonra uyandığı bilmiyorum uyandığımda halalarım ağlıyordu, dedemi de gülüyor zannettim ve halalarım niye alıyor diye de merak ettim Meğer dedem son nefesini alıp vermekle zorlanırken yüz kasları geriliyormuş. Hayatımda en çok sevdiğim insanı kaybettim çok ağladım çok üzüldüm 20 sene sonra bir çocuk beklerken oğlum olursa ismini Ahmet koyacağım dedim oğlumun ismi Ahmet oldu. Kızım doğduğu zamanda sevgili nenem yeni ölmüştü onun ismini de kızıma verdim. Saimbeyli'de son geçirdiğim yaz tatilim 1946 yılıydı. O sene dayımlar şarap yapıyorlardı. Bende bekçi Kerim ağa ile bağda 20 gün kaldım. Üzümler kesilir şıfranaya konur ve Kerim ağa tepeler akan su damacanaya konur ve gelen kağnı arabası ile Saimbeyli gönderirdik. Yaptıkları 10, 15 ton şarabı Saimbeyli ve Tufanlıda tüketiliyordu. Eğer şaraptan aldıklarının bir kısmını şaraba yatırarak devam edebilselerdi inanıyorum ki bugünlerde Türkiye
çapında bir şarap firması olurlardı. İşadamlığı ayrı bir konudur. Avcılıktan başka bir düşüncesi olmayan Ahmet dayımdan

böyle bir gayret beklenemezdi Nitekim maliye ye bir bildiriyi vermediği için birde ceza yedi ve şarapçılığı da bıraktılar. Bende şaraba karşı ilgili o zamanlar başlamıştı. Benim şaraba olan ilgimi bilen, Doğan Çelik İstiklal lisesinde okurken, bir rum arkadaşına anlatmış. Çocuk babam şarapla domuzu duyarsa her yere gider size yardımcı olur demiş. Biz adamla tanışmak için İstanbul Karaköy’deki adamın ofisine gittik. Konuşma esnasında ne kadar şarap yapmayı düşüyorsunuz dedi benim aklımda 10,15 ton varken azlığından utandım 50 ton falan düşüyoruz dedim. Çocuk bu kadar küçük bir miktar için babam oralara gitmez dedi.
İlk şarap yapma teşebbüsüm Bucak'ta oldu. Askerden gelmiştim Bucak'taki doktor gitmiş, ağabeyim sen Bucağa git dedi. Ağabeyimi kırmadım bucakta işe başladım hasta yok denecek kadar az vizite ücreti 2,50 TL. Bir gün yaşlı bir kadın komşumuz vardı bana oğlum oğlum sen muayene parası alıyormuşsun sana hasta gelmiyormuş dedi. Hasta gelmiyordu ama her akşam komşumuz Hacıağa diye biri vardı o gelir bol bol çene çalardık. Bir konuşmamızda yalancı şahitlik yalancı bilirkişilik konu oldu ben bu köyde kim yalancı şahitlik yapar diye sordum cevabı çok acıydı bu köyde Osman İnan hariç herkes yapar dedi. Bucakta hasta yok, yiyecek yok içecek yok günlerim çok zor geçiyor. Böyle sıkıntılı bir günde Sıtırdan Ahmet dayım geldi. Oda halinden şikâyetçi böyle dertleşirken Saimbeyli'ye gidip şarap yapmaya karar verdik. Fıçı yapmak için usta vs ararken dayımın kayınpederi Hacı Ahmet Çubukçu öldü bunun üzerine dayım bir gün gelip Macit bu işe başladık kayınpederim öldü eşim bunun uğursuzluğuna inanır, huzursuz oluruz bu işten vazgeçelim dedi. Bunun üzerine bende Bucak'tan vazgeçip Osmaniye hükümet tabipliğine tayin oldum ve 1,2 ay devam eden Bucak'tan kurtulmuş oldum.
İkinci şarap yapma fikri 1989'da kendini emekli ettikten sonra başladı. Emekli oldum ama kendimde çalışma gücüm vardı. O günlerde Mehmet Karaduman'ın işi de yoktu hem ona iş bana da ortak ve yardımcı olarak düşünüp haber gönderdim geldi Mehmet dedim seninle ortak olarak şarap yapacağız Biraz da mübalağa ederek bu işte başarılı olursak milyoner oluruz dedim. Dayı ben Şarapçılığı bilmem dedi. Bilmediğini biliyorum dedim senin harcırahını vereyim Ankara'ya git bir şarap firmasında fahri olarak bir kaç gün kal Öğrenmek değil de bir fikir edinmen için faydalı olur dedim. İster istemez Ankara'ya gitti üç gün sonra Mehmet gelmiş dediler. Bana uğramadı haber gönderdim geldi. Ne oldu Mehmet dedim, dayı bu işi yapmama annem müsaade etmiyor dedi. Daha sonra karayollarına memur oldu.


İlkokula ilk defa annem götürdü. Ben okula giderken okulda yalnız Emin Yarımoğlu'nun olduğunu zannediyordum. Okula girince o kalabalık beni hem şaşırttı hem de çok korkuttu. Şermin iki kız arkadaşı ile gelip beni aldılar ama benim korkum geçmemişti annemin arkasından bende eve geldim. Sonunda rahmetli efendi amcaoğlu Doğan ve bana renkli lastik kemer almış Ve elimizden tutarak İnkılap okuluna kaydımızı yaptırdı. Doğan o sene kayıtsız gitmişti hatta bir gün altını kirlettiği için öğretmen evine göndermişti. O Seneler koca Kozan da üç okul vardı. İstiklal mektebi 3 sınıflı İnkılap mektebi dört sınıfı ve Gazi mektebi beş sınıflıydı. Birinci sınıftaki öğretmenimiz Cemal beydi. Ve ayrıca okulun müdürü idi. Öğretmenimizden çok şey öğrendim ama esas öğretmenim efendibabamdı. Ona her şeyi sorardım bir ara yeter oğlum yoruldum artık derdi ama ben yine sormaya devam ederdim. İlk sene devre karnem baştan aşağı iyi idi ileriki sınıflarda kaç pekiyimiz olduğunu sorardık. 1939 1940 döneminde ortaokula başladım o seneler Kozan'da ortaokul yoktu. Adana'ya okula kayıt için amcam getirdi Adana'yı ve faytonu ilk defa gördüm faytonla yaylana yaylana
gitmek çok hoşuma gitmişti. Ben İngilizce şubesine gitmek istedim çünkü annem bana İngilizce saymasını ayları günleri vs öğretmişti. Orta tahsilde ilk
şanssızlığım burada başladı İngilizce kontenjanı doldu diye Fransızca bölümüne kaydettiler. Bu altı sene zarfında en az 10 lisan hocası değişti. Her gelen ayrı bir havadan dem vurdu Fransızcayı öğrenemedik. Halbuki İngilizcede ortaokulda bir lisede bir hoca vardı İngilizceye yazılabilsem İngilizceyi öğrenebilirim. Amcam birde lacivert renkli bir elbise yaptırdı. Ben uzun pantolon istediğim halde daha uzun pantolon giyecek yaşta değilsin diyerek kısa pantolon yaptırdı. İlk sene halamlar Hikmet çeliklerde müşterek eski kız lisesi olan evi kiraladılar halamların tarafında bir odada bize bakan Halime halam, ağabeyim, Emin Yarımoğlu kalırdık. Aile ortak bir radyo almaya niyet ettiler Doğan Çelik çok sevindim artık okuldan gelince radyoyu açar Şarkı dinlerim deyince Emin hemen müdahale etti olur sana her zaman açtırırım dedi yani radyo daha alınmadan kavgası başlamıştı. Eminle Doğan geçinemezlerdi. Denizi hiç görmemiştik denizi görmek için Mersin'e gitmeye karar verdik ben Halit Çelik, Emin Yarımoğlu, Doğan gördünüz istasyonu geldik. Mersin'e gitmeye paramız yetişmedi öyleyse Tarsus’a gidelim dedik. Tarsus'a geldik Tarsus Şelalesine gidip yemeğini orada yiyelim dedik ve bakkaldan peynir pastırma aldık bu arada Eminle Doğan yine tartıştılar. Emin küstü bizden ayrıldı gitti. Dönüş saati istasyona geldik Emin ortada yoktu biletlerimiz gidiş dönüştü, bileti bizde parasının da olmadığını biliyoruz. Bizi bir korku aldı. Tam tren hareket etmeden 1, 2 dakika önce geldi de rahat bir nefes almıştık.


2.sınıfı halamların Ulu caminin yanında tuttukları evin bir odasında Halime halamın himayesinde geçirdik. Benim o seneye kadar matematik dersi ile aram hoş değildi. Matematik hocamız İsmail Hakkı Bey bana matematiği sevdirdi ve matematik nosyonunu kazandırdı. Fizik hocamız yaşlı olduğu için nene denilen Ak saçlı Necmiye hanımdı. O da bana fizik sevgisini aşıladı her ikisini de sevgi ve rahmetle anıyor, Allah onlardan razı olsun diyorum. Üçüncü sınıfta efendi amca ikinci defa askerliğe gitti bizde Hasan Çelik, Ahmet Yıldırım, Emin Yarımoğlu, Orhan Arık ile bir ev tuttuk. Eminlerin hizmetçi kızlarını halama yardımcı olarak verdiler. Evimiz Şadi Bey amcanın evinin karşısında idi. Halam Şadi beyleri çok sever her akşam onlara giderdi. Bazen de bunlardan usandım artık gitmeyeceğim derdi. O zamanda Vedia ve Fevziye abla pencereden Halime abla diye çağırırlar yine giderdi. O sene ekmek karneye binmişti. Günlük ekmeğimizin bir kısmını sabah yerdik kalanını cebimize koyar okula giderdik. O sene Hasan Çelik Uşak'ta özel bir liseye gitti. Ben elemeyi verdim diğer derslerden geçtikten sonra müzik dersinden İkmale kaldım. İkmalde bir şarkı söyle dediler, Güzel kuş şimdi neredesin diye bir şarkı öğretmişlerdi onu söyledim. Hep güldüler, çok şükür böylece ortaokulu bitirdim. Lise birinci sınıfta halamlarda kaldım Adana erkek lisesi Türkiye'nin en zor lisesi derlerdi. Sınıf geçen parmakla gösterilirdi ben bütün derslerden yedi sekiz olarak geçtim edebiyattan 4-4-4 alarak tek dersten ikmale kaldım. Birinden 5 alsam geçecektim. O sene tatilden sonra 20 gün askerlik eğitimi vardı. Takım kumandanımız Adanalı eski efendi külhanbeylerinden Deli Petro denen biri idi. Bir içtimada kim kaldı kim geçti konuşmasında bütün çocuklar edebiyattan kalmışlardı. Bunu öğrenen Deli Petro kendine has üslubu ile edebiyat hocası Bedrinisa Kudayal'ı bir hayli eleştirmişti. O sene tatilde yine Saimbeyli’ye gittim. Çiftlikte günlerimiz çok güzel geçerken 13 Ağustos’ta Doğanbeyli karakolundan jandarma geldi burada Macit isminde biri varmış onun 15 Ağustos'ta ikmal imtihanı varmış dedi. Her sene 1 Eylül’de başlayan imtihanların 15 gün önceye almışlar. Ben hemen hareket etsem iki günde Adana'ya zor yetişirdim. Hemen Saimbeyli’ye geldim engele kalmak için doktordan rapor almak istedim. Doktorun dayımla arası açıkmış bana rapor vermedi. Aklımıza asmaca PTTde görevli Fevzi Gönen geldi. Ona telefonla durumu anlattık. Bir müddet sonra raporu aldığını bildirdi. Ben sevinerek tekrar çiftliğe geldim okullar açıldı imtihana girdim bir paragraf gösterdiler Oku dediler okudum Şükran kelimesi geçiyordu onu sordular bir şeyler cevap verdim, çık dediler sınıfta kalmıştım meğer müdürüm engele kalanlara alerjisi varmış bir formaliteymiş. Tek dersten ikmale kalmak ve sınıfta kalmak olacak iş değil ama büyüklerimizin hiçbirinden hak aramak aklımdan geçmedi yalnız Doğan Çelik benim dayımın oğlunu nasıl sınıfta bırakırlar diye isyan etmişti. İkinci sene yine halamlarda kaldım ve sınıfı ikmalsiz geçtim. O sene efendi amcam toptan bakkaliye işi yaptılar. Bazı akşamlar Hasan ağabey dışarı çıkarken bana bir tomar kâğıt para verirdi. Bende kılına dokunmadan alır ve sabahleyin kendisine verirdim. Şimdi düşünüyorum da saymadan almam büyük hatadır İnsan hali ya Hasan Çelik verdiğim para 3000 değildi 3500 diye tereddüde düşse bir felaket olurdu. Onun için parayı bulursan da say diye boşuna dememişler. Halamlarda kaldığım bu seneler zarfında en küçüğünden en büyüğüne kadar beni üzecek kıracak incitecek bir hareket olmadı şu anda hayatta bir Perran kaldı. Diğerleri hep edebi yete intikal etti. Hepsinden Allah binlerce defa razı olsun nur içinde yatsınlar. Bunlara rağmen ben kendimi diken üzerinde hissederdim. Huzursuzdum. Artık dışarıda okumaya ailemi ikna ettim Okulumuzun yanında yeni yapılmış bir evin bir odasını kiraladık. Adli yazan Çapkın Yusuf, Mehmet Saygılı bir odada kalıyorduk. İkinci odada Niyazi Muzaffer Topaloğlu kardeşler kalıyordu onlar bulgur pilavı yaparlar turpla yerlerdi onlara bir hayli imrenirdim. Biz bu odada bir bitlendik o senede tifüs salgını var bitten geçtiği söyleniyordu o kadar bitlendik ki bitler duvardan yürüyorlardı. Adli Yazan bunlara dokunmayın bunlar zararsız kırmızı bitleri öldürün tifüsü bulaştıran onlardır derdi. Ben Cumhuriyet bayramını iple çektim 2, 3 günlük tatilde Kozan'a geldim neneme durumu anlattım nenem bütün çamaşırlarımı kaynattı beni bir temizlik yıkadı bitten kurtuldum

Adana'ya dönüşte Osmaniyeli Veli temel isimli bir arkadaşla kaldık odamız tertemizdi, Veli de çok iyi bir insandı. Velinin babası 15, 20 günde bir gelir oğlu ile beraber yatardı. Benim çok tuhafıma giderdi Biz babamızla yemek yiyemezdik. O sene babam Kozan il genel meclis üyesi seçildi 40 gün Adana da kaldı bir gün olsun evimizi görmedi. Veli babamın Adana'da olduğuna bir türlü inanmak istemedi. İngiliz kumaşından bir elbise yaptırdı Çünkü kumaşın iyisinden çok iyi anlardı kumaşı görmüş hoşuna gitmiş Ama bana çülakiden elbise yaptırsa aradaki farkı aylığıma ilave etse daha çok makbule geçerdi. Beslenmemiz bakkal Ahmet Ağa'nın dükkânından peynir, pastırma, yoğurt ve sucuk yiyerek ara sırada 12,5 kuruşa kıyıp bir kişilik kebap yiyebiliyorduk. Ama buna rağmen özgürlüğüne yeni kavuşmuş biri gibi hayatımdan memnundum. Derslerimde iyi gidiyordu. Adli Yazan’la aynı sırada otururduk. Ben bütün derslerden geçmiştim bir Edebiyat kalmıştı onda da Adli’nin yardımına güveniyordum. Adli fizik, kimya, matematikten kalmıştı. Son coğrafyadan imtihan oluyoruz, coğrafya öğretmenimiz çok sakin sessiz biri idi. Adli ben kopya çekeceğim dedi, çekme ben sana yazdırırım dedimse de kopya çekmeye başladı. Hoca gelip Adlinin kâğıdını aldı. Adli ağladı yalvardı, bizde rica ettikse de hoca kâğıdı vermedi. Kaldığı ders dörde çıkınca direkt sınıfta kaldı. Ben hem Adli’ye üzüldüm hem de bana yardım edemeyeceğinden korktum. Çünkü hemen edebiyat imtihanımız var. Bahçede imtihan oluyoruz. Ben Adli’nin peşini bırakmıyorum. Yan yana oturduk, Adli hala gözü yaşlı, ben bu vaziyette bir şey soramıyorum. Ama o asil çocuk bana suallerin çoğunu yazdırdı. Başka biri olsa ben sınıfta kaldım, o da ikmale kalsın derdi. Ve mazeret olarak, üzüntümden sana yardım edemedim diyebilirdi.

O seneler Adana Erkek Lisesinden ikmalsiz sınıf geçmek kolay bir şey değildi. Ben ikinci sene 9 dan 10. Sınıfa ikmalsiz geçmiştim. Kimya öğretmenimiz Semra Karaali adında çok ciddi, çok zeki bir hanımdı. Herkesin değil ismini numarasını bilirdi. Yazılılarda kopya çektiğini yakalanmadığını iftiharla anlatan çocuklara kocaman bir sıfır gelirdi. Dersi nokta koymadan anlatırdı. Ben kimyayı sevdiğim için onu dikkatle dinlerdim. Fakat birçok arkadaşlar onun ders anlatmasından şikâyet ederlerdi. Bir gün son dersimiz kimya, derse girerken ağabeyimden bir telgraf aldım, ilacı alamadığından bahsediyordu. İşte o derste kimyacımızın ders anlatmasının ne kadar sıkıcı olduğuna bende karar inandım. Ve arkadaşlarıma hak vermiştim. İlaç ise sülfamit bulunmuyor ve karaborsada satılıyordu. Ağabeyim Adana da Ali Nasibi eczanesinde bir kalfanın bu işi yaptığını öğrenmiş bana bildirmişti. Ben kalfayı buldum evine gittik ve ilacı alıp hemen Kozan garajına geldim, orada eniştemiz Hikmet Arık’ı gördüm, iyi bir tesadüf diye ona verdim. Meğer onun da ilaca ihtiyacı varmış ağabeyime vermemiş.

Üçüncü sınıfta fen şubesine ayrıldım. Derslerim iyi gidiyordu. Astronomi dersinden öğrendiğimiz bilgilerle arkadaşım Erzinli Ömer ile dünyanın güneş etrafında döndüğü için kendi etrafında da dönmesi gerektiğini cebir formülleri ile ispat etmiştik. Son aylara gelmiştik. Önce bitirmeye gireceğiz, bütün derslerden geçersek olgunluk imtihanına girip kazanırsak üniversiteye girmeye hak kazanacağız. Ben kendimi yokladım bir felsefeden birde Fransızcadan korkuyorum. Felsefe hocamız Adanalı Münire Çıtak idi. Mart ayının sonlarında son dersimiz felsefe idi. Öğretmen bir arkadaşımızı kaldırdı, kitaptan bir bahsi okuttu. Sizde dinleyin demişti. Ben en arka sırada oturuyordum. Pencereden güneşte girmişti, uyumuşum. Bunu görmüş beni derse kaldırdı, anlat arkadaşın ne okudu dedi. Ben bir şey anlatamadım. Otur yerine sıfır veriyorum dedi. Korkum bu olaydan ileri geliyor. Buna çare olarak hocamız Münire hanımın babasını efendi amcam (Ahmet Hafi Bey) tanıyormuş, kendisine durumu anlattım. Bana yardımcı olmasını rica ettim. Ben böyle şeyleri yapmak istemem ama senin çalışkanlığını bildiğim için sana yardımcı olurum dedi. Kalkıp Çıtağın babasını ziyarete gitmiş. Adam da hastaymış kızını çağırtmış, bak kızım bu bey benim çok sevdiğim kıymetli bir kimse bunun yeğenine yardımcı ol demiş. Bunu öğrenince çok sevindim, artık bir Fransızca kalmıştı. O da her sene olduğu gibi son aylarda tayin olmuş biri idi. Ve arkadaşım Burhan Bozdoğan’ların evinin üstünde bir oda kiralamıştı. Burhan ile gidip Park otelde kalan hocanın eşyalarını yeni evine taşıdık. Bu vesile ile hoca ile tanıştık. Ondan özel ders almaya 5 liradan anlaştık. Ne zaman gitsem içki içer keman çalardı görüyordum. Üç dört ders alır sonra imtihana girer ondan sonra ders almam diye düşünüyordum. Hoca bu duygumu hissetmiş gibi bir gidişimde sana şu kadar ders verdim 50 lira borcun var eğer bunu vermezsen imtihanına girmem dedi. O zaman ki hesaba göre borcum 20 liraydı. Yanımda 50 lira vardı, ama vermeye korktum. Parayı alır yine imtihanıma girmez dedim. Olur, hocam aileme yazıp para isteyeyim dedim. Ve hemen bu işleri çok iyi bilen, öğretmen okulunda okuyan hemşerimiz Kemal Sucak’a gittim. Ona durumu anlattım, korkma ver, parayı aldıktan sonra gereğini yapar dedi. İki üç gün sonra gidip 50 lirayı verdim. Nereyi iyi biliyorsun dedi, 7. ders dedim orayı iyice yapalım dedi. Ve ben imtihanda sual yazılı kâğıtları karıştırır birini önüme çekerim, sen onu al dedi. Ve gerçekten önündeki suali aldım 7. ders çıktı. Ve iyi bir not alarak geçtim. Ama hesabım yine tutmadı Felsefe hocası babasının ricasına rağmen Felsefeden kaldım. Olgunluğa giremedim. Eylülde geldim yine Felsefeden geçemedim. O sene mektebe devam etmedim ama bir senem yine yanmış oluyordu. Lisede çalışkan bir öğrenci olmama rağmen 3 senelik liseyi 5 senede bitirdim. Tek dersten ikmal tek dersten sınıfta kalmama sebep olan bu iki kadın öğretmene 60,70 senedir aklıma düştükçe beddua ederim. Son sınıfı yine lisenin civarında bir ev tuttuk. Şair Zeki öğretmen okulunda okuyan Rafet Tanrıverdi üçümüz kalıyoruz. Bir tatil dönüşünde yatağımı açtım tam dokuz tane bit öldürdüm. Meğer ben Kozanda iken Rafet’in ağabeyi püsü Mesut
 
 
Nenem Ayşe Yarımoğlu

Babam AsımYarımoğlu ile İstanbul'da


Asım Yarımoğlu



Nenem,ebem,dedem ve annem 1927 yılı(annem bana hamile iken)

Yaylamız Canbolat'tan



          

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder