AİLEMİZ HAKKINDA GENEL
BİLGİLER
Dr. Macit Yarımoğlu
Ailemiz bütün Türkmenlerde olduğu gibi doğudan
gelip Tarsus yöresine yerleşmişlerdir. Aşiretin adı Karakayalı bir rivayete
göre de Karakeçili imiş. En büyük dedemiz olan Hacı Çelik kör olan annesini de alarak
Kozan’a gelip yerleşmiş Kozan da zengin olmuş “annesi altın buldu demişler”
Bu dört kardeşten Ali
Kâhya, Şık Ali efendi ve Hacı Hasan ağalar Kozanda Hacı Hüseyinli ailesi olarak
bilinir. Dördüncü kardeşin çocukları Demiralp soyadını almışlar. Şeyh Ali
Efendi ve Hacı Hasan ağanın çocukları soyadı kanunu çıktığı zaman Çelik
soyadını almışlar. Biz Ali kâhyanın çocukları da Yarımoğlu soyadını almışız.
Dedemiz Ali kâhya çalışır çok zengin olur Kozanoğlu’nun bir meclisinde biri Ali
kâhyada ağa oldu demiş, Kozanoğlu’da o daha yarım ağa diyerek adamın sözünü
kesmiş, Ali kâhyanın adı Yarımağa olarak kalmış. Ve Kozanoğlu Yarımağa’yı da
mimlemiş. Bu fırsat 1839 Tanzimat fermanı sırsında gelmiş. Tanzimat fermanı
bütün yurtta tellallarla ilan edilmiş, Kozanda da gâvur İslam bir olacak bundan
böyle gâvura gâvur denmeyecek diye ilan edilmiş. Bunu duyan bizim softalar
nasıl olur hiç gâvurla İslam bir olur mu? . Gâvur’a gâvur demeyeceğiz de ne
diyeceğiz diye gidip Saimbeyli dağlarında kuzu dolması yiyip keklik avı eden
Kozanoğlu’na şikâyet etmişler. Kozanoğulları çok cahil insanlar okuma yazmaları
bile yok. Kozanoğlu bu şikâyeti dinleyince bu Yarımağanın işi diyerek bir
silahlı gurubu ile Kozana gelmiş. Her zaman Yarım ağa’ya misafir olan bu defa
başka bir yere misafir olmuş. Ve ikinci gün Yarımağa’yı çocukları ile beraber
yemeğe davet etmiş. Davete giden Yarımağa’nın delikanlı, Boz oğlan isimli
oğlunu tuzaktan haberi olan yaşlı bir hanım çocuğa acıyarak oğlum bak eteğin
çamur olmuş, ağanın huzuruna böyle çıkma demiş, çocuk eteğine bakmış önemli
değil diyerek davete gitmiş. Davete gelenlerin hepsini kurşuna dizdirmiş, biri
ölmemiş ölü numarası yapıyormuş. Hafif yağmur yağıyormuş, yüzüne düşen yağmur
tanelerinden gözünü kırpıyormuş bunun farkına varmışlar onu da öldürmüşler. Ve
adamlarına emir vermiş gidin bunların erkek çocuklarını hep öldürün demiş. Yedi
yaşında bir erkek çocuğunu evin önünde kökküç oynarken bulmuşlar, babanı
kardeşlerini öldüren birini bulsan ne yaparsın diye sormuşlar “bende onların
anasını avratını sinkaf eder onları öldürürüm demiş. Hemen orada onu da
öldürmüşler. Beş yaşında bir çocuğu bir ermeni komşuları buğday ambarına
saklayarak katliamdan kurtarmış. Bu çocuk İbrahim ağadır. Demek oluyor ki biz
aile olarak varlığımızı bir ermeni aileye borçluyuz.
Bu katliamı yapan
Kozanoğlu babasını bir çadıra hapsedip, Çadırcı Mehmet ismini alan Kozanoğlu
olsa gerek. Çadırcı Mehmet Adana’da bir davada mahkûm olmuş. Muhtemelen bu olay
ile ilgili idi.
HACI ÇELİK
|
||||||||||
HACI HÜSEYİN
|
||||||||||
DEMİRCİ HÜSEYİN
|
||||||||||
ALİ KAHYA,YARIMAĞA
|
||||||||||
İBRAHİM AĞA
|
||||||||||
ALİ(HAFIZ HOCA)
|
AHMET HOCA
|
MEHMET(SOFU
HOCA)
|
||||||||
ASIM
|
HALİME
|
NESİBE
|
MUSTAFA
|
|||||||
ÖZER,
|
||||||||||
SACİT
|
ŞERMİN
|
MACİT NERMİN TAŞKIN SEVİL
|
ÖZDEN
|
|||||||
AHMET
|
AHMET
|
|||||||||
İSMAİL
|
AYŞE
|
OYA
|
TİJEN
|
İBRAHİM
|
||||||
ERDAL
|
VECİDİYE
|
|||||||||
İZZET
|
MEHMET
|
MEHMET
|
||||||||
ZİYA
|
ÜMRAN
|
|||||||||
SÜREYYA
|
||||||||||
HASAN
|
GÜNGÖR
|
|||||||||
DOĞAN
|
PERRAN
|
|||||||||
FATMA
İBRAHİM MARİYE NAİME
|
||||||||||
EMİN NECDET ZAHİYE ALİ EMİNE ZÜBEYDE ŞADİYE
|
||||||||||
HATİCE
|
MEHMET
|
BÜLENT
|
NEFİSE
|
|||||||
NALAN
|
MEHMET
AYDAN TAHİR
|
|||||||||
BUKET
|
||||||||||
ŞÜKRÜ ADİL NECMETTİN FİKRET EMİNE
|
||||||||||
NEZAHAT MELAHAT AYKUT
|
||||||||||
ORHAN BURHAN
TURHAN ALİYE BİRSEN
|
||||||||||
İbrahim ağa: Beş yaşında katliamdan bir ermeni tarafından
kurtarılmış üç oğlu olmuş. Bu gün Kozanda-ki Bayram soyadını alan aileden Selver
hatunla evlenmiş. Babasının bütün serveti de kendine kaldığından çok zenginmiş.
Atının heybesi para dolu olurmuş diye anlatırlar. Hacı Hüseyinli ailesinin reisi
imiş. Bir defasında il genel meclis üyesi olmuş aynı sene Feke’den il genel
meclis üyesi de bu günkü Erdoğanların dedesi imiş. O keman çalarmış. İbrahim
ağa ben keman çalan adamla aynı çatı altında oturmam diye meclis üyeliğinden
istifa etmiş. Aradan yüz küsur sene sonra ben o keman çalan dedenin torunu
Atilla Erdoğan’la aynı muayenehaneyi paylaştık. O diş tabibi idi ve keman
çalardı. Benim de onun en çok beğendiğim tarafı keman çalması idi. Bana keman
çalmasını öğretecekti ama ben İbrahim ağanın torunu olarak bir türlü bunu
beceremedim. Atilla’nın babası Hikmet beyde keman çalarmış ve cenazemi keman
çalarak kaldırın diye vasiyeti varmış. İbrahim ağa genç yaşlarında 40,45
yaşlarında ölmüş ve şeyh Ali Efendi ailenin reisi olmuş. Yetim kalan üç çocuğa
vasi tayin edilmiş ayrıca nenemiz Selver hatunla da evlenmek istemiş fakat
nenemizin cevabı çok sert olmuş. Atın yerine eşek bağlamam demiş. Şeyh Ali Efendi
kızı Atike’yi en büyük kardeş Ali ile evlendirmiş ve rivayete göre İbrahim
ağanın menkul servetini damadı Aliye vermiş.
Hafız Ali hocayı bende tanıdım. Hiç kimse ile görüşmeyen çok
yaşlı bir ihtiyardı. Çocukları ve torunları sakladığı serveti çıkarmıyor diye
onu dışladılar ve iyi bakmadılar. Öldüğü zaman da evini yıktırıp para aradılar
ama bir şey bulamadılar.
Mehmet Tevfik Efendi:
İkinci büyük dedemiz. Aile olarak Siirt yörelerinden gelip
Niğde’ye yerleşmişler. Halen Siirt ve Niğde’de akrabalarımız vardır. M. Tevfik
Efendi okumak için Kayseri de bir Ermeni ile tanışmış. Ermeni Hacın (Saimbeyli)
dağlarında bir ot olur sen onları toplat gönder satalım ortak olarak demiş. O
da tatillerde Hacın bölgesine gelip otları toplatıyormuş. Bu medrese talebesini
Kozanoğulları çocuklarına din dersi vermesini istemişler. Ve medreseyi bitiren
bu kişiyi Hacın’a müftü tayin ettirmişler. Müftü: Hacın da çok zengin olmuş.
Hacın bölgesindeki 14 su değirmeninin 13 tanesi müftüye aitmiş. Hayatı hakkında
kırık dökük bilgilerimiz: Hacın çok güzel ama oğluna alacak kız bulamazsın, kızını
verecek oğlan bulamazsın demiş. Nitekim en büyük oğlunu okusun diye Kayseri’ye
göndermiş o orada evlenip yerleşmiş. Birini Adana’ya göndermiş o orada evlenip gelmiş,
kızının birini Feke’de Yazanlara birini Kozan’da Yarımoğullarına vermiş. Bir
oğlunu İstanbul’da tanıştığı meşhur tarihçi Cevdet paşanın konağına göndermiş.
O oradan kaçıp Kayseri’ye gelip orada evlenmiş. Daha sonra gelip Karsavran
köyüne yerleşmiş. Ben nenemle ziyaretine gittiğimizi hatırlıyorum. Köyde
Hüseyin dayı için şu dörtlüğü söylemişler.
Her ne desem bu adama hak imiş
Aslı temiz tabiatı bok imiş
Talebe olmuş İstanbul’da okumuş
Namaz kılmaz mescitlerde yeri
yok.
Müftü ava meraklı av edermiş. Bir ava gidişinde bir köylü
ile karşılaşmış, onunla konuşurken köylü Hacın’a müftüye bir şey danışmaya
gidiyorum demiş. Müftü kendinin müftü olduğunu söylememiş. Her halde köylünün
nazarında müftü imajını bozmak istememiş. Bir defasında Ermeni papazları
ziyaretinize geleceğiz diye haber göndermişler buyursunlar demiş ama gelenlere
ayağa kalkarak kabul etmek lazım müslümanın hiristiyana ayağa kalkması doğru
değil diye düşünüp kapıcısına benim bir iş için dışarı çıktığımı hemen
döneceğimi söyle ve misafirleri içeri al demiş. Misafirlerden biraz sonra gelip
onlardan özür dilemiş ve onlar müftüye ayağa kalkmaya mecbur olmuşlar.
Kozanoğlu Osmanlıya karşı isyan edeceği zaman müftüyü Kozan
ve Kadirli yörelerine taraftar toplamak üzere propaganda gezisine gönderirler.
Müftü Kozan da İbrahim ağaya misafir olur ve kızını vermeyi vaat eder. Bu olay
1878 de olabilir. Neticede hükümet isyanı bastırır. Kozanoğluna yardım ettiği
için müftüye de Selanik’e sürgün cezası verirler. Selanik’te bir müddet
kaldıktan sonra affa uğrar. İstanbul’a geldiğinde devrin tarihçisi Cevdet paşa
ile tanışır. Oğlu Hüseyini okusun diye ona gönderir. Hacına gidişte Kozandan
geçer oraya Selanik’te gördüğü evlerden birini yaptırır. Ben o evde doğdum. Ev
iki ev şeklinde yapılmış çok geniş havluları vardı. Ve büyük bir duvarla
ayrılmıştı. Evin bir bölüm cadde üzerinde ve altında dükkânlar vardı. Evin
birini satmaya karar verdikleri zaman bu ön bölümün caddeden içerisi görünür,
altında ahırı yok diye satmışlar. Bize arka bölümü kalmıştı. Müftünün en büyük
oğlu Osman meşhur hoca kara külah ile bir olup babasının kasasını yarmış.
Öldüğü zaman neneme miras olarak 100 altın yukarıda anlattığım ev düşmüş.
Dedemde bu yüz altını kendine sermaye yapıp manifatura dükkânı açmış.
İZZET dedem:
1876-1933
Anneleri doğum sonu kanamasından ölmüş, dedemle nenem çok
güç şartlar altında büyümüşler.
Dedem ava meraklı, o zaman Sıtır dağlarında kaplan varmış.
Kaplan avı için Sıtır gidermiş. Sıtırda Çubukçularda kalırmış. Ve onların kızı
ile evlenmiş. Şaka olarak Çubukçular kızlarını vermek için atımın ayağına
kapandı diyerek hanımını kızdırırmış.
Dedemin hayatı çok aktif, çok faal olarak geçmiş. Hacın
Ermenileri muhasara edildiğinde iaşe reisi olarak görev almış. Hacın
kuşatmasında çete reislerinden biri de Kozandaki Dağlılardan biridir. Ve bu
kuşatmada vurularak ölür(Ökkeş Dağlı). Dağlılar bunu dedemin yaptırdığına
inanırlar. İleride dedem İstiklal mahkemesine gönderilirken, Horzum da Yusuf
Dağlı görür “nereye gidiyorsun hoca oğlu “ diye sorduğumda Atatürk ün anasını
sinkaf etmeye gidiyorum dedi diyerek yalancı şahitlik yapmış. Böylece bir nevi
intikam almış.
Dedem Hacın Belediye reisidir. Hacının yakılmasını da
dedemin yaptırdığını söylerler. Hacın yanınca ilçe merkezini Gürleşene
getirirler. Bu arada şimdiki Doğanbeyli’de ki çiftliğin yerinide emlak-i metrukeden satın alır. Ve bir gün
belediye reisi olarak bütün hükümet dairelerini kağnılara yükleterek ilçe
merkezini Doğanbeyliye getirir. Babamdan dinlemiştim, yaşlı bir şube reisimiz
vardı, bir gün bana kayınpederinin yüzünden gürleşende ne güzel dut yiyorduk
ondanda olduk diye anlatmıştı.
İlçe Doğanbeyli'ye yerleşmiş ama kışın Obrukbeli karla
kapandığı için Adana ile Gezbel de kapandığından Kayseri ile de irtibatı
kesildiğinden mecbur olmuşlar şimdiki yerine getirmeye. Ve ismini de Hacın
kuşatmasında yedek subay olarak görev yapan Kozanlı Saim’in ( Kozandaki
akrabaları Demirbilek soyadını almışlardır, daha sonra Osmaniye Mamure de
Fransızlarla çarpışırken şehit olmuştur) ismine izafeten Saimbeyli demişlerdir.
Dedem artık çiftliğe dönmüş işini geliştirmeye çalışmıştır.
İlk iş olarak su enerjisi ile çalışan bir hızar kurmuştur. O zamanın imkânları
ile 10-15 km kanal açtırarak Kazan pınarın suyunu evinin karşısına getirmiştir.
O zaman orman koruma kanunları yok. Arkasını ormana dayamış, işlediği
keresteleri kağnılarla Adana ve Kayseriye göndermiştir. Bulunduğu köyde güçlü
olmak için üç dört Kürt aileyi çiftliğine yerleştirmiş onlara tarla vererek
(yarıya) geçimlerini sağlamıştır. Onların hem iş gücünden hem de manevi
varlığından yararlanmıştır. Ev yaptırmıştır. Evi on odalı idi iki giriş kapısı
vardı. İki mutfak arasındaki kapı kapandığında evlerin birbiri ile ilgi
kesilirdi. İki oğlu için böyle düşündüğü anlaşılıyor. Evin içinde yağlı boya
resimler vardı. Selamlık çok güzeldi, camların çerçeveleri yağlı boya idi. Hele
tavanı bir sanat eseri idi.
Dedem iki defa İstiklal mahkemesine gitmiştir. Birinde evine
kaçak sigara kağıdı atıp ihbar etmişler bu yüzden ikincisi şapka inkılabında
köylüleri evinde toplayarak şapka giymeyin yoksa gavur olursunuz diye vaaz
verdiği için. Bu olayı tahkik için bir müfettiş eve gelir ve uzun müddet
çiftlikte kalır. Şahitlerin birini evin bir kapısından girdirir hangi odada
konuştu diye sorar şahit odanın birini gösterir diğer şahidi ikinci kapıdan
içeri alır o misafir odasını gösterir. Böylece şahitlerin yalancılığı
anlaşılır. Birinden beraat eder. Diğerinden de az bir ceza ile kurtulur. Bu
cezayı ulus gazetesi azılı bir mütegallibe (etrafına etki eden korkutan ) diye
yazmış.
Dedem gerçekten yaşadığı bölgede çok etkisi olan bir
kimsedir. Bunu doğrulayıcı iki olayı anlatayım. Kozandan Yarımoğlu dedem, Ali
Şadi Çelik, Şakir Çelik dedemi ziyarete gelirler. Kafilede amcan Mustafa Yarımoğlu da var.
Karsavuran köyünde amcan bir katır görür. Babasına bu katırı bana al diye
yalvarır, babası peki alayım oğlum der. Katırın sahibini bulurlar bu katırı
bize sat ne istiyorsan verelim derlerse de adam katırımı satmam diye diretir.
Kafile Kozan’a döndükten birkaç gün sonra adam katırı getirir istediğiniz
katırı getirdim der. Yarımoğlu dedem oğlum o zaman çocuk istemişti , benim
katıra ihtiyacım yok, ben katırı ne yapacağım dese de adam ne yaparsan yap der
ve para pul almadan katırı bırakır gider.
Adamı nasıl korkutmuş ki adam böyle yapmaya mecbur olmuştur. Bildiğim
ikinci olay; Annem bir yazı Saimbeyli’de geçirir. Sonbahar gelip Kozan’a dönecek.
Fakat o sıralar Kozan Saimbeyli arasında eşkıya kol geziyor. Kimilerini
öldürüyor kimilerini soyup soğana çeviriyor. Dedem Gizzik Duran’a haber
gönderir. Gizzik Duran o zamanlar bu bölgede meşhur olmuş bir eşkıya onu
bilmeyen duymayan yok. Gizzik bir gün Saimbeyli’ye dedemin evine gelir. Dedem
kızının Kozan’a gideceğini bu yolculuğun( 48 saat sürer) salimen geçmesini
Gizziğin temin etmesini ister. Gizziğin onayını alınca dışarıdaki kızına
seslenir, bak kızım Gizzik senin emniyetini sağlayacak der. Annem yok baba ben
Gizzikten korkarım der. Gizzik Duran korkma biz sana gözükmeyiz der. Bu olaydan
anlaşılıyor ki dedemin forsu Gizik Duranın adamı oluşundan geliyor.
Dedem çiftliğinde hızarını çalıştırıyor bir hayli de para
kazanıyor. Hızarın ustasının Sivaslı Gürcü asıllı güzel bir karısı var. Dayım
ve Süreyya ağabey kadını taciz ederlermiş. Ve birinde Süreyya ağabey hızarcıya
bir tokat vurur Hızarcı bu tokatı sana çok pahalıya ödetirim der ve dağa çıkar.
Neticede bir hâkim heyeti keşif için Karsavuran köyüne gelir. Dedem heyetle
beraberdir. Hızarcı dağa çıkmıştır, Doğanbey’li muhtarının ve Saimbeyli
jandarma komutanının (bir üsteğmen)desteğini ve korumasını da almıştır.
Karsavuranda ne zaman döneceğini öğrenmişlerdir. Bunların öğrendiğini dedem de
öğrenmiştir. Dedem çiftliğinde heyeti misafir eder ikinci gün Saimbeyli’ye
döneceklerdir. Dayım babasını uyarır. Baba bu gün yolunu kesebilirler ben seni
iki gün sonra kırdan aşırarak (daha kestirme bir dağ yolu) götürürüm der. Dedem
bunu dinlemez, sen bana bir tabanca ver der. Dayım çaresiz tabancayı verir,
nasıl kullanılacağını tarif eder. Yola çıkarlar, Obruk beline gelirler, Obruk
beli atla yolculukta bir saat sürer. 600 ila 700 metre irtifadan 1100 ila 1200
metreye yükselirsin. İniş aşağıya ata binmek yorucudur. Dedem de attan iner
yürüyerek gider bu şekilde kafileden ayrılır. Bu sırada bir silah sesi duyar
hiçbir şeyden habersiz Süreyya av ediyor herhalde diye düşünür. O anda atına
binip geri dönse yüzde yüz kurtulacak fakat biraz daha ilerleyip bir virajı
dönünce felaketi görür bir yere saklanır ama dedemi sağ olarak yakalarlar,
Süreyya ağabey vurularak öldürülmüştür(hem yeğeni hem de damadı) dedem
tutsaktır. Katil hızarcı hâkimden dedemin idamına karar vermesini ister ve
kararı yazdırır. Artık siz gidebilirsiniz der ( bu hâkim Nuri Özsandır ve 1950-1960
arasında Demokrat parti dönemin de Bakanlık yapmıştır). Dedemi alırlar yoldan
daha yukarıda kayalıklara doğru götürürler, giderken üzerindeki kâğıtları
yırtarak yola atar(herhalde ölüsünün bulunması için) ve hoca seni nasıl
öldürelim diye sorarlar. Bir canım için size müdara etmem nasıl bilirseniz öyle
öldürün yalnız bir namaz kılayım der. Namaz kılarken arkasından vururlar. Ben
nenemin ve annemin ağlayarak bir otomobille gittiğimizi karşıdan gelenlere
sorduklarını hatırlıyorum.
Dedemin hayatı dolu dolu geçmiştir. Bir mebus seçiminde Ali
Saip Ursavaş ve Fekeli Cezmi Bey de adaydır. Munteibi sanilerin (delegeler)
Cezmi beye oy verecekleri söylenir. Bunun üzerine dedem delegelerin hepsine bir
numara verir ve öyle oylarını alır. Ali Saip de dedemin evinde kalmaktadır.
Babam anlatmıştı. Oyların sayılması için acele eder dedem sandığı açtırır ve
oylar sayılır. Ali Saip kazanmış Kozan mebusu olmuştur. Dedemin bu iyiliklerine
karşı bir Arap atı ve cins bir boğa hediye etmiştir. Fakat ne acı ki bir zaman
sonra dedem Ankara’ya gider. Dönüşte Kozan’a gelir, hoşgeldine gelen Kozanlılar
sorarlar Ankara da Ali Saip mi yoksa Şadi Çelik mi daha forslu, dedem Şadi
Çelik bizimle akraba olduğundan olsa gerek Ali Saip forslu ama Şadi Çelik daha
forslu der. Bunu Kozandaki bizim muhalifler hemen Ali Saip’e ulaştırırlar. Ali
Saip o zaman Diyarbakır İstiklal mahkemesi başkanıdır. Siz bir tertip yapın ben
bunların hepsini idam edim der. Şadi beyde Kozandan İstiklal mahkemesine
gidecekleri Diyarbakır’a değil Ankara’ya gitmelerini sağlar. Ve bu nankör adam
arzusuna kavuşamaz. Yarımoğlu dedemde dâhil gidenler aklanırlar iftira edenler
beşer seneye mahkûm olur. Ali Saip’te daha sonra belasını bulur. Atatürk’e
suikasttan mahkûm olur.
Bana Ali Saip’in oğlu Demir Ursavaş’ın şoförünün eşini hasta
olarak getirdiler, ameliyat olması gerektiğini söyledim ve ne kadar para
gideceğini anlattım. Şoför durumu patronu Demir’e bildirdi. Ve biraz sonra Demir
Bey sizinle telefonda konuşmak istiyor dedi. Benimle konuşurken bana hakaret
etti. Ve telefonu kapattı. Ben telefonunu öğrenerek kaç defa telefon ettimse de
telefona çıkmadı. Son çıkan kimseye de hakaretlerini fazlasıyla iade ettim.
Olayı Kozanlı Topaloğullarından birine anlattım. Topaloğlu da Demir’İ tanırmış
ona anlatmış. Ve benim kimlerin torunu olduğumu öğrenince tekrar tekrar özür dilediğini söylemiş.
Ben ihtisas imtihanına gireceğim zaman vekâletin tayin
ettiği jüri üyelerini tanımak ve gün almak için gittiğimde Kadıköyde yaşlı bir
doktorla tanıştık. Benim Kozanlı olduğumu öğrenince benim de ilk görev yerim
Saimbeyli idi katır sırtında iki günde gittik diye anlattı. Bende annemin
Saimbeylili olduğunu Müftü zade İzzet Efendinin torunu olduğumu anlattım. Bana
karşı ilgisi hemen değişti. Çok sevdiğimiz çok saygı duyduğumuz bir kimse idi.
Bizi çiftliğinde üç gün misafir etmişti, kızları hastalanmış onları tedavi
etmiştim diye anlattı. O sene rahmetli Leman teyzemde İstanbul’daydı ona
anlattım. Teyzem o doktoru hatırlıyorum çok güzel bir hanımı vardı, biz uyuz
olmuştuk bizi tedavi etmişti dedi.
Dedem bu kadar ciddi bu kadar aktif hayatı içinde şaka ve
esprileri ile de eksik etmeyen biri idi. Bir defasında yeğeni Ömer Savaş ile
konuşuyormuş(Ömer ağa ben yalan söylemem ama laf tatlansın diye ilaveler ederim
demişti) Ömer “dayı bir köpeğim var “diyerek köpeğin marifetlerini sıralamaya
başlamış, dedem kuzu kuzu dinledikten sonra, benim de köpeğim var onun da çok
marifetleri var diye anlatmaya başlamış. Ömer ağa dayı bir köpek bunları
yapamaz deyince, ulan senin köpeğin bunları yapıyorsa benim köpeğim neden
yapamasın demiş.
Birinde Kozanlıların o zaman ki yaylası Maran’a Yarımoğullarını ziyarete gitmiş. Dönüşte
Maran nasıl bir yer diye sormuşlar. Ayşe(ikiz kız kardeşi) akşam damın önüne
bir yatak serdi gece yuvarlanmayım diye beni damın direğine bağladı demiş. Bir
cümle ile Maran ancak böyle anlatılabilir.
Dedemin erken ölümü aileyi çok sarsmıştır. Dayım o seneler
Adana ziraat mektebindedir. O sıralar Ankara hukuk fakültesi yeni açılmış lise
ve muadili mektepleri bitireni hukuk fakültesine alıyorlar. Dayım da en az bir
hukuk mezunu olabilirdi. Çok yetenekli yeğeni Şinasi Müftüoğlu da bu olay
üzerine tahsilini yarıda bırakmıştır. Oda bir Kaymakam bir vali olabilirdi.
Ekonomik durumlarının bozulması da ayrı bir konu. Elli yedi senelik ömrüne çok
şey sığdıran dedemin yeri cennet olsun nur içinde yatsın.
Ahmet Yarımoğlu (dedem) 1873-1939
Küçük yaşta babasını kaybetmiştir. Şık Ali efendinin
vesayetinde büyümüştür. Medresede okumuş hoca unvanını almıştır. Çok güzel
yazısı vardı. Sonradan öğrendiği yeni yazıyı da çok güzel yazardı.
Evlenme çağına geldiği zaman Kozan da münasip bir kız
bulamazlar. Aileden birisi Hacın (Saimbeyli) müftüsünün bir sözünü hatırlatır.
Hacın müftüsü Mehmet Tevfik efendi Kozanoğullarının çok
yakınıdır. Kozanoğulları Abdülhamit devrinde isyana karar verdikleri zaman
Müftüyü taraftar toplamak için güney bölgelerine bir propaganda seyahatine
çıkarırlar. Müftü Kozan’da Yarımoğullarına misafir olur. Misafirliğinde Ali’yi
çağırır gel elimi öp sana kızımı vereyim der Ali utanır gitmez ikinci kardeşi
çağırır gel sen elimi öp sana vereyim kızımı der oda utanır gitmez, sıra dedeme
gelir, Ahmet 5,6 yaşlarındadır gel sen öp deyince tıpış tıpış gelir müftünün
elini öper, bende kızımı sana veriyorum der.
İleride büyük dedemiz olacak müftü efendi Hacın da bir
sohbeti esnasında “Hacın çok iyidir ama oğluna alacak kız bulamazsın, kızını
verecek adam bulamazsın demiştir. Yukarıdaki olayın şakaya getirip samimi
olduğu anlaşılıyor. Nitekim müftünün beş oğluda Hacın dışından evlenmiştir.
İşte hatırlanan olay budur, Hacına haber gönderilir,
Müftünün kızı olup olmadığı sorulur, olduğu öğrenilince dünürcü gönderilerek
kız istenir. Ve dedem nenemle böylece evlenir. Gelinci Hacın’a gittiği zaman,
dedem eve dikilen düğün bayrağının dibinde “gidin bulutlar gidin yarime selam
edin” türküsünü söylemiştir.
Evlendikten sonra ticarete başlar ve zamanla Kozan’ın en
büyük manifatura mağazasına sahip olur. Miras taksiminde dedeme haksızlık
ederek tarlanın ağaçlı yerini azını ağaçsız yerin çoğunu dedeme vermişler.
Sonunda dedem oraları da ağaçlandırdı. Her Pazar atı ile beni de terkisine
alarak bahçeye giderdik, kendisi fidan diktirir budak vs. yapardı. Ben de
yanında olurdum. Ağaç sevgisi bende o zaman başlamış olmalı. Dedem öldüğü zaman
ben 12 yaşında idim. Kalp hastalığı vardı. Evin içinde kaç adım yürüyebildiğini
sayar dükkâna gidip gidemeyeceğin hesabını yapardı. Şu an bile hayali gözümün
önünde siyah elbisesi, siyah fötr şapkası, bastonu ile sanki bir İngiliz
diplomatı gibi idi. Böyle güzel giyinirdi. Yeniliği sever yaşamayı severdi.
Evin içinde ve yaylada entari giyerdi. Yaylada küçük kuş tüğü minderini yanında
götürüp getirirdi. Son zamanlarda öğrendiği poker ve konkeni çok severdi.
İlçenin ileri gelen doktoru, savcısı, öğretmeni evimize gelerek poker
oynarlardı. Yaşlı olduğu için çok zaman kaybederdi. Oyun parasını diğer
parasına karıştırmazdı. Pokeri yeni öğrendiği günlerde yeğeni Hacı İbrahim ağa ile
poker oynuyormuş, eline kare as geldiğinde yeğeninin yakasına yapışıp rest Hacı
İbrahim rest demiş.
Çok akıllı ve düşünceli bir kimse idi, sözü sohbeti
dinlenirdi. Aklı her şeye ererdi. Mahkeme azalığıda yapmıştır. Mert ve doğru
sözlü idi, doğru bildiği yoldan şaşmazdı.
Fransız direnişine karşı ilk direniş hareketini kuranlardandır.
Cesaret sahibidir. Fransız işgal komutanı Kozan’a geldiği zaman en iyi atın
Yarım zade Ahmet efendide olduğunu öğrenir , atı istetir. Dedem çok sevdiği
atını vermez. Etraftan aman ne yapıyorsun başına bela gelir derlerse de
vermemekte direnir. Fakat komutan ısrarlıdır. Dedemi hapse atar ve atı alır.
Dedem 20 gün hapishanede kalır.
Cesaretine diğer bir örnek, iftiraya maruz kalırlar ve
İstiklal mahkemesine sürülürler. İstiklal mahkemesi başkanı Ali Saip
Ursavaştır. Ve o zaman astığı astık kestiği kestiktir. Durum böyle olduğu halde
dedem bu iftirayı Ali Saip’in organize ettiğini alenen söylemekten çekinmez.
Nitekim Ankara’da görülen davada olayın bir tertip ve tertibi düzenleyenin Ali
Saip olduğu anlaşılır, dedemler aklanır. İftirayı tertip edenler cezalandırılır.
Ve İstiklal mahkemesi reisinin böyle bir tertibe girmesi Ankara’da skandala
dönüşür ve İstiklal mahkemelerin kapanmasına sebep olur.
Dedem
inatlığı ile de ün yapmıştı. Kozan da hala “bu kulun bu kısrağın değildir” sözü
yeri geldikçe tekrarlanır. Olay şu şekilde olmuştur. Devrin kalem reisi
(askerlik şube başkanı) bir binbaşı bir kısrağı almak ister atı beğenir ama
birde Yarım zade Ahmet efendinin fikrini almak ister , çünkü dedemin at
hakkında ki bilgisini bilmektedir. Atı getirirler dedem atı beğenir ve almasını
tavsiye eder, bu arada atın gebe olduğu söylenir dedem hayır gebe değildir ama
güzel bir kısraktır der. Gebe olup olmadığı bir hayli münakaşa edilir ve at
alınır. Zaman gelir kısrak gebe imiş doğurur, kısrağı yavrusu ile beraber dedeme
getirirler, hani gebe değil diyordun bak doğurdu işte derler, dedem uzun uzun
ata ve kısrağa bakar “bu kulun(at yavrusu, tay) bu kısrağın değildir” der.
Dedemle ilgisi olmasa
da buna benzer bir olay da anneannem tarafından dedemiz olan Çubukçular-dan zamanla iki kardeş ava
gitmişler, avda uzakta kayanın üzerinde bir karaltı görmüşler biri bu büyük bir
kuş demiş diğeri hayır kuş değil oğlak(keçi yavrusu) demiş, kuştu oğlaktı diye
bir hayli inatlaşmışlar ve gidip bakmaya karar vermişler gidip yaklaştıkları zaman kayanın üzerindeki
kuş uçup gitmiş, kuş diye iddia eden kardeş hani kuş değil diyordun deyince
öteki kardeş “ulan uçsa da kuş değil “ diyerek çekmiş kardeşini vurmuş.
Dedemin bu güzel özelliklerini gösteren bir olayda şöyle
cereyan etmiştir. Kozan’ın Aslanlı köyü Karalar bucağı denen yerde beş altı yüz
dönüm bir tarla için Şadi Çelik ile Halil Topaloğlu arasında bir anlaşmazlık
vardır, Şadi Çelik mebus olarak siyasi nüfusunu kullanarak Topaloğlu’da terör
estirerek tarlaya sahip olmaya çalışıyor bir türlü anlaşamıyorlar. Neticede
Halil Topaloğlu aramızda hakem tayin edelim anlaşalım diye teklifte bulunuyor.
Şadi bey fikir olarak kabul ediyor fakat hakemin ismini öğrenmeden kabul
etmiyor ve hakemin kim olduğunu soruyor, Topaloğlu cesaretle benim hakemim
Yarım zade Ahmet efendi diyor. Şadi bey çok memnundur hemen kabul ediyor ve
kendide Müftü İzzet (Çulhacı)efendiyi gösteriyor, anlaşıyorlar. Dedem olayı
öğrendikten sonra bak Şadi bey haksızsan beni alet edeceğini sanma diyor. Şadi
bey de “hayır ammi ben haklıyım” diyor. Dedem senin kesip attığın tırnakla
Topaloğlunu değişmem fakat haklı ise de hakkını teslim ederim diyor. Neticede
dedemin kararı Topaloğlunun lehinedir ve Topaloğlu altı yüz dönüm tarlaya sahip
oluyor.
İşte bu kadar mert şahsiyet sahibi ve inatlığı ile ün yapmış
bir adam kendinden daha inat bir hanımla evlenmiştir. Bu yüzden aralarında sık
sık anlaşmazlık olurdu. Mesela dedem çamaşır yıkama bir kadın bul yıkat derdi
nenem dinlemez kendi yıkardı. Bahçeye giderken eşeğe binme derdi nenem yine
bildiğini yapardı. Yaylaya giderken hayvanların yükü fazla olmasın diye rica
eden hayvan sahiplerine (kiracı) rağmen nenem yüklerin arasına bakır kapları
koyarak kiracılarla münakaşa ederdi dedemde buna çok kızardı.
Çocuklarına çok düşkün bir baba idi. Kızlarını da severdi
ama daha çok oğullarını severdi. Fakat son zamanlarda oğullarının
başarısızlıklarına da kızardı. Çok kullandığı bir deyimi “köpekoğlu köpekler”
beni çarşıya çıkamaz ettiler diye onlara sinirlenirdi.
Annemi çok sever bana kızlarım bakmasa da Vecdiye bakar
derdi. Torunlarınıda çok severdi. Hayatta en çok sevdiği ağabeyimle bendim.
İkimizi göstererek iki oğlumdan da kıymetli derdi. Ben çok ağlayan her dediğini
yaptırmak isteyen bir çocuktum. Ağladığım
zaman şu çocuğu ağlatmayın diye etrafına kızardı. Bir defasında da bir hayli nazlayıp
ağlama oğlum dediyse de ağlamakta ısrar edince bir de hafifce bie tekme
vurmuştu. Kızlarınızı döverseniz dövün ama bu çocuğa dokunmayın derdi.
Kardeşim Taşkın doğduğu zaman (13 Ocak 1937 Perşembe) koşarak
eve geldim kapıyı kendi açtı, dede bir oğlumuz oldu deyince “bu müjden başa
geçti “ demişti.
Okulumuz annemlere daha yakın olmasına rağmen öğle
yemeklerine dahi nenemizin evine gelirdik. Bir gün okulda hastalandım,
öğretmenimiz eve gitmemi söyledi yakın oldukları için annemlere gittim. Akşam
olup benim gelmediğimi gören dedem hasta olduğumu öğrenince akşam beni
yoklamaya geldi, yolda nefes darlığı gelmiş dinlenerek gelmek mecburiyetinde
kalmış. Bende ertesi gün biraz iyileşince doğru dedemin yanına koşmuştum.
Ağabeyim lise birinci sınıfta iken erken yaylaya göçtük,
dedem kalp hastası olduğu için sıcağa dayanamıyordu. Ağabeyimi çok özlemişti
onu dört gözle beklemişti ve geldiğinde onunla uzun uzun konuşmuştu, bu konuşmayı uzaktan gören yaşlı
akrabalarımızdan bir hanım (Sabiha Çelik) “biraz bu koca adam bu çocukla bu
kadar ne konuşur “ demişti.
Zaten o yazda öldü. Belki öleceğini hissetmiş son bir daha
torununu görmek için acele etmişti. Bir defasında ağabeyim okula giderken
(Adana’ya) babasının verdiği aylıktan ayrı on lira vermiş ( o zaman 1938’de
onbeş lira ile bir ay geçiniliyordu.) on liralıklar yeni çıkmıştı, ağabeyim
gittikten sonra bu çocuk bu on lirayı beş lira zanneder öyle harcar diye
telaşlanmış. Anneme Sacit’e yeni bir on liralık verdim bunu beş liralık diye
harcar, mektup yazarsanız bunu hatırlatın demiş. Annem “baba üzülme onlar
sizden benden daha iyi bilirler demiş.
Yaylamızda oda hayması denilen erkeklerin oturduğu bir yer
vardı. Buraya çocukların gelmesi de yasaktı. Fakat ben dedemin yanından
ayrılmaz yanında otururdum. Bana dedeme olan saygılarından kızamazlardı.
Dedemin konken oyununu seyrederdim ve zamanla da yanlışlarını hatırlatır
olmuştum. O zaman da beni sert bir şekilde ikaz ederlerdi. Bir yıl Dr. Ali
beylerde bizim yaylaya göçmüşlerdi. Başı takkeli entarisi, uzun gür bıyıkları,
iri yarı cüssesi ve sert hareketleri ile Ali bey enteresan bir insandı. O da
ara sıra oda haymasına gelir otururdu. Ve dedeme Yarımoğlu bu çocuğa yazık
ediyorsun bu ilerde büyük bir kumarbaz
olur derdi. Ben gerçekten küçük yaşlarda (5, 6 yaş)bütün oyunları öğrenmiştim
ama hiçbir zaman da kumarbaz olmadım.
Oda haymasında ara sıra çocukları güreştirirlerdi. Ben
halamın oğlu rahmetli Doğan Çelik’i yıktığım zaman dedem çok sevinirdi. Halbuki
ikimizde torunu idik.
Dedem 1930 yılları civarında iki bin beş yüz liraya bir ev
almıştı. O zaman bu parayla 2500 dönüm tarla alınabilirdi. Ayrıca bir hayli
masraf edip tamir ettirmişti. Fakat Kozan’ın en güzel eviydi. Bu ev daha sonra
ağabeyime intikal etti. Orayı söküp Yarımoğlu Pasajını yaptırdı. Daha sonra da
bir bankaya sattı. Bankada pasajı yıktırdı, şimdi boş arsa olarak kalmakta.
Dedem eşine ait evden kendi aldığı evde geçirdiği ilk gece
“bu gün rahat bir uyku uyudum” demiş.
Son zamanlarında evin çarşıya bakan balkonunda oturur
vaktini öyle geçirirdi. Bende yanında oynardım. İlkokula gittiğim ilk sene
derslerimle çok ilgilenirdi. Ben de kendisine sık sık sualler sorardım. Bu
ısrarlarım karşısında bazen de oğlum yeter artık yoruldum derdi.
Canbolat (yaylamızın adı)’ta biz çocuk olarak yatmış
uyumuştuk iki halamın ağıt seslerine uyandım. Baktım yatağında gülüyormuş gibi
geldi bana, hatta halalarım niçin ağlıyor diye merak ettim. Demek o zaman yüz
adaleleri gerilmiş son nefesini veriyormuş.
1939 senesinin 26’yı 27 Temmuza bağlayan Cuma akşamı edebi
âleme göç etti. Yeri cennet olsun, nur içinde yatsın.
Ayşe Yarımoğlu
(babaannem, nenem) 1876-1961
Hacın da (Saimbeyli) doğmuştur. Babası Maruf Hacın müftüsü
Mehmet Tevfik Efendi, annesi Avşar beylerinden Börk’lü Murat beyin sekiz
çocuğundan biri olan Hatun hanımdır. Nenemle İzzet dedem ikizdir. İkiz doğum
yapan Hatun Hanım doğum sonu kanamasından ölür. Annelerini kaybeden dedemle
nenemin çocuklukları sıkıntı içinde geçer. Bir ara Kayseri’de en büyük kardeşleri
Osman ağanın yanına sığınırlar, kardeşlerinin yaptırdığı han inşaatına
sırtlarında taş taşırlar. 21,22 yaşlarında Kozan’a gelin gelir. Aileye ve
çevresine hemen kendini kabul ettirir. Abla , büyük abla, müftü kızı abla, ve
Ayşe hanım diye hitap edilirdi. Bazıları da ebe derdi. Çok becerikli olduğundan
bazılarının doğumuna yardım etmiş olduğu anlaşılıyor. Çok temiz, dürüst,
vefakar, misafir perver bir hanımdı. Kendi yemez misafirlerine ikram ederdi.
Çocukluğumdaki yerel
ve genel imkansızlıklar mizacını da etkilemişti. İsrafın karşısında idi. Kendi
bahçemizden gelen nar’ın bile kabuğunu attırmaz, onu kurutur sattırırdı.
Mangalda yanan kömürün altına kömür tozlarını koyardı ki kömür ziyan olmasın
derdi. Yanan kömürün üzerini kül ile örterdi çabuk yanıp geçmesin diye. Gaz
lambalarını, fenerleri yatarken ya söndürür ya içine kısardı ki fazla gaz
yanmasın diye. Yemeğinizi ekmeğinize
katık edin derdi. İsraf bildiği şeyleri yapmaz kimsenin de yapmasına müsaade
etmezdi. Zaten ailede kimse onun iradesi dışında hareket edemezdi(dedemin
ölümünden sonra). Her dediğini yaptırır, hiç kimsenin gözünün yaşına bakmazdı.
Otoriterdi, çok zeki idi. Ayrı bir sezgi
kabiliyeti vardı. Tam bir karakter sembolü idi. Okuma yazması yoktu. Ona çok
üzülürdü, onun için çocuklarının okumasını çok arzu ederdi. Çocuklarının ve
bütün torunlarının okuması için adeta çırpınırdı. İlkokula giden küçük kızı
Nesibe halam ablasına göre dersini zor kavrarmış, o zaman büyük kızı Halime
halama kardeşini çalıştırmıyorsun diye kızar hatta dövermiş. Amcam Mustafa
Yarımoğlu’nun okuması için çok çalışmıştır. Daha ilkokulda iken esrarla tanışan
amcamı çevreden uzaklaştırmak için Adana’ya yatılı olarak gönderirler. Haylaz
olan amcam okumamak için bahane ararken büyük amcası Hafız Ali efendi (Havuz
emmi) bir iş için Adana’ya gelir, yeğenini görür, bre yeğenim ne diye okuyorsun
baban zengin, portakalın üçü beş kuruş der. Zaten bahane arayan Mustafa
Yarımoğlu buna büsbütün inanır ve Adana’dan kaçarak Kozan’a gelir. Nenem bunu
odaya hapseder ve yemek dahi verdirmek istemez. Annem gizli gizli yemek verir.
Fakat nenem yılmaz oğlunu okutmak için çırpınır durur. Hiç olmazsa kalem’e
vermek ister (belediye katipliği, Zabıt katipliği vs. ). Dedemi çok zorlar.
Fakat dedem oğlunun bir katip olmasını gururuna yediremez ve oğlunu böyle bir
yere vermez (Gerçekten M.Y. kısa bir zaman da olsa bir müddet katiplik yapsa
hayatı daha bambaşka olurdu). Benim ve ağabeyimin okuması için de çok katkısı
vardır. Sene 1942-43 ikinci dünya savaşı olanca korkunçluğu ile sürmekte 1939
yılında bir çeltik ekimi işi ile traktör alımından zarar etmişiz. Ekonomik
durumumuz bozulmuş, tekrar 3-4 bin Tl para ile dükkanımızı açmışız ama geliri
eskiye göre daha az. Savaşın etkisi ile her şey pahalanmış. Biz 14-15 nüfuzlu
bir aileyiz ağabeyim ve ben Adana da okuyoruz. Bu ekonomik sıkıntı içinde bizim
okumamıza bir takım serzenişler başlar. Fakat nenem derhal ağırlığını koyar
“Hiç kimse söylenip durmasın bu iki çocuk her şeye rağmen okuyacaktır” diyerek
bizim okumamızı sağlamıştır. Bu tavrı bize karşı aşırı sevgisi yanında birazda
okuyana, çalışana yardım duygusundandır.
Son zamanlarda inşaat işlerine vermişti kendini. O güzel
evimizi iki oğluna, iki ev haline getirmek için bir hayli değişiklikler ve
ilaveler yaptırmıştı. Bu ek inşaatlar
önceleri şikâyet konusu edilir fakat sonunda memnun olurlardı. Ancak evimizin
çarşıya bakan bir balkonu vardı, onu da söktürüp oda haline getirmek isteyince
kızılca kıyamet koptu. Babam ustayı evden kovdu. Babama ne kadar “yapma Asım
analık kakımı helal etmem” dediyse de babam dinlemedi. Ve usta çekip gitti.
Fakat aradan bir zaman sonra yine dediğini yaptırdı ve balkonu oda haline
getirdi. Ama evin de o güzel görünümü bozuldu.
Nenemin inşaatlara olan ilgisi bilhassa yaylada bariz
şekilde kendini gösterirdi. Kimi görse eline bir keser verir bir yerleri
bozdurur bir yerleri yaptırırdı.
İleri görüş kabiliyeti çok kuvvetli idi. Nitekim olaylar
sonradan bunu doğrulamıştır. Bahçemizin bulunduğu yerin etrafına “herif şuraya
bir tapu çıkart dedim dinletemedim”
derdi. Kİ bu o zamanlarda dedem için mümkündü. Ve zamanla o bahsettiği
yerler çok kıymetlenmiştir. Yine kocasına “herif şu iki oğlanı aynı dükkânda
kürnetme dedim dinletemedim” derdi. Yani iki oğlunun işlerini ayırmasını
istemiş fakat dedemi razı edememiş. Gerçekte babamla amcamın işleri ayrılmış
olsaydı gelecekleri çok daha iyi olurdu.
Çok dindardı. İmanı çok kuvvetli idi, Ramazan ayı dışında da
sık sık oruç tutardı. Ramazan ayını karşılar onun çıkışına bayağı üzülürdü.
Uzun uzun namaz kılar, uzun uzun tespih çekerdi. Benim bütün küçüklüğüm,
çocukluğum yanında geçtiğinden iyi hatırlarım. Bende uzun uzun inatla ağlayan
bir çocuktum. O namaz kılarken bende namazlağının üzerinde ayaklarının dibinde
ağladıklarım olurdu. Ben ağlamaktan usanır rahmetli nenem namaz kılmaktan
usanmazdı. Ve namazdan sonra uzun uzun tespih çeker dua okurdu.
Horzum yaylasında hastalanmıştı. Kendisinin yaptırdığı benim
de yapımında emeğim geçen çardakta yatıyorduk. Sabaha karşı uyandığımda
çardağın sallandığını hissettim, acaba çardağın direğine bir hayvan mı
sürtünüyor diye aşağıya baktım bir şey yok. Hayretle gördüm ki nenem namazlağın
üzerinde titreyerek tespih çekiyor. Halime halamı uyandırdım, yatağına aldık
ateşi yükselmiş, titremesi devam ediyordu. Saatler geçtikçe durumu ciddileşti.
Kozan’a telefon edip bir vasıta getirttik ve sırtıma alarak yola kadar(700-800
metre) indirdim. 8Çocukluğumda kendi de beni sırtında çok taşımıştı). Kozan’da
tedavi oldu, hastalığı iyiye doğru yüz tuttu. Horzum’a döndüm. Üç beş gün
geçmişti ki durumu ciddileşmiş, bize telefon ettiler. Kozan’a geldim, eve
vardığımda bir hayli kalabalıkla karşılaştım, havlu da büyük bir kazanda su
ısıtılıyordu(cenazeyi yıkamak için) yukarı çıktığımda salon da yatırılmış
başında kuran okunuyordu, başında beyaz örtüsü ile sanki bir melek gibi göründü
gözüme. Sessiz ve sakin uyuyordu. Bu arada mezarı da kazılmış bütün defin
işleri tamamlanmıştı fakat zamanla hareketler belirdi ve tekrar hayata döndü ve
bu olaydan sonra on yıldan fazla yaşadı.
Sağlam bir bünyesi vardı. 1940 yıllarında idi, mali
durumumuz bozuk olduğu için o sene yaylaya gidemedik, yazı bahçemizde geçirdik.
O yaz bütün aile fertleri hastalandık, sıcağa dayanamadık fakat nenem
hastalanmamıştı, son hastalıkları hariç onun hasta olarak yattığını hiç
hatırlamıyorum. Kimsenin hastalığına önem vermez doktor çağrılmasını istemezdi.
Ama son hastalığında İstanbul’dan doktor getirilmesini istemişti.
Nenem hakkında ne kadar methiyeler yazsam azdır. Yeri cennet
olsun nur içinde yatsın.
Bütün ailesine düşkündü ama ağabeyimle beni çok severdi. Bizim
yetişmemizde maddi manevi çok çok emekleri vardır.
Bir sonbahar günü sabahın ilk saatlerinde nenem yanımıza
gelip, oğlum annen baban ayrı eve taşınıyorlar, sen onlar la mı gidersin bizle
mi kalırsın dedi. Ben ve ağabeyim hiç düşünmeden biz burada kalırız dedik ve
bir daha da nenemden ayrılmadık. Diğer taraftan Şermin ayrılıp giderken Allah
bir daha yüzünüzü yüzümüze göstermesin demiş. Bunda da Şermin kendi yönünden
haklıdır. Çünkü nenem kız çocuklarını
hiç sevmezdi, bunlar kaz cücüğüne(yavrusuna) benzer hemen büyüyü verirler der,
onların büyümesinden rahatsız olurdu.
Babam Mehmet Asım
Yarımoğlu (1898-1965)
Gençliği hakkında bir bilgimiz yok. Yalnız birinde delikanlı
iken saç uzatmak moda imiş, babamda saçını uzatmış, nenem saçını kestirmesi
için defalarca uyarmış buna rağmen babam kestirmemekte direnince bir gün
uyurken nenem makasla saçını iyice kesmiş. Bir gün uyanınca annem saçımı
kesiyordu artık hiç sesimi çıkarmadım diye anlatmıştı.
İş olarak babasının manifatura mağazasında işe başlamış ve
iyi bir kumaş bilgisi edinmişti. Bu arada çeltik ekimi ile ilgilenmiş, köye
gitmek çiftliğe gitmek hayatında yapmadığı bir şeydi. Çeltik ekimini de
ortaklarla yapmıştır. İlk ortağı Zeki Akçalıdır. Sonunda mahkemelik olur. Adana
mahkemesinde avukatı Kemal Çeliktir. Ve sekiz yüz lira kazanır. Akçalıların
bundan sonra iş yapıp kazık atmadığı kimse kalmadı. İkinci ortağı Hacı Ahmet Çubukçudur.(annemin
dayısı olur) 1938 senesinde birde 6500 liraya paletli bir traktör alırlar.
Çeltikleri bir sonbahar yağmuruna tutulur, sergende yanar. Zarar ederler traktörü
çalıştırmazlar. Bir gün traktörün bakımını yapıyorlardı, bizde çocuklar olarak
seyrediyorduk. Babam Adana’dan bir büyük sepet hediye ile geldi. Üzerinde de
Adana Asri fırınında yapılmış iki ekmek vardı. Bakımı yapan şoföre bırakın
bırakın sattım dedi. 6500 liraya alınan traktörü 3100 liraya satmış. Bu arada
ikinci dünya harbi patladı. Satıldıktan üç ay sonra kırk bin lira olduğunu
duymuştuk.
Harp senesinde her şey pahalandı, dükkânımız boşaldı
gelirimiz azaldı. O seneye kadar zengin çocuğu dedikleri bizler perişan olduk.
Ben ve ağabeyim Adana’da okuyorduk. Amcamlarla beraber 14,15 baş nüfuslu bir
ailede sızlanmalar oldu. Nenem yeri cennet olsun, hiç kimse sızlanmasın her
şeye rağmen bu iki çocuk okuyacak demişti.
Artık babam ne bulduysa satıp satıp yemeye başladı. Bir
defasında satmayayım da Nesibe’nin (halam) çocuklarına mı kalsın dediğini
hatırlıyorum.
Nesibe’nin çocuklarına bırakmadığı gibi kendi çocuklarına da
bir şey bırakmadı. Satacak bir şey kalmamıştı ki ağabeyim imdada yetişti.
Yalnız babam değil bütün aile olarak yokluktan kurtulduk. Ağabeyim ayrıca
babamın manifatura mağazası açması için sermayede verdi. Babam İstanbul’a mal
almak için geldi. Ben o zaman İstanbul’da okuyordum. Bana Güranileri bulmamı
söyledi. Güraniler önce Mersin’de daha sonra İstanbul’da toptan tuhafiye işi
yapan bir grup. Babam onlarla Mersin de iken tanışmış, onlardan mal alırmış.
Bir müddet hasret giderdiler konuştular. Ondan sonra piyasaya çıktık. Nereye gitsek
bir referans istiyorlar, Güranileri söylüyoruz, istediğimiz kadar mal
veriyorlar. Birinde dayanamadım yahu bize bu kadar malı nasıl veriyorsunuz
dedim. Biz referans aldık sonra Anadolu tüccarı kolay kolay borcunun üzerine yatmaz
dedi.
Bir büyük sadece yün kumaş işi yapan bir mağazaya vardık.
Sahibi genç bir adam ısrarla mal vermek istiyor babama almaktan korkuyor. Adam
amca korkma al, yalnız satarken az karla sat sürümden kazan dedi ben bu işe
Sinop’ta başladım Sümerbank bize sandıkla mal verirdi ben basmayı aldığım
fiyata satar akşam da sandığı iki buçuk liraya satardım kazancım o olurdu,
öteki tüccarlar o kadar kazanamazlardı. Ben bu zihniyetle bu mağazanın sahibi
oldum dedi. Babam isteseydi bir milyonluk mal alabilirdi. Aldıklarını da iyi pazarlayamadı.
İstanbul tüccarına borçlu kalmadı. İşini birkaç zaman sonra tasfiye etti. Babam
hiçbir işte başarılı olamadı. Bağ, bahçe, çiftlik gibi şeyleri hiç sevmezdi.
Herhalde Kozanın bir köyünü de görmemiştir. Zamanına istese 3000, 4000 dönüm
arazi edinebilirdi. Bütün bunlara rağmen nezih bir hayatı vardı. Her akşam
pirzolasını yaptırır içkisini içerdi. Ama bir gün dışarıda içki içtiğini
hatırlamıyorum. Şans olaylarına da ilgisi yoktu. Ailede bir iki istisna herkes
poker, konken oynardı ama babamı oyun oynarken görmedim. Bizlere karşı bir
sevgisi yoktu. Akşam sofrasına ancak Nermin oturabilirdi. İlkokulda okuduğum
yıllarda dükkâna gitsem, ayakkabını yammışsın, ayakkabını boyatmamışsın diye
bir bahane bulur azarlardı. Zaten çok sinirli olur hep korkardık. Lise onuncu
sınıftaydım. Osmaniyeli Veli Temel diye bir arkadaşla bir oda tutmuştuk beraber
kalıyorduk. Velinin babası sık sık gelir oğlu ile beraber yatardı ben onlara
imrenirdim. O sene babam il genel meclis üyesi seçildi 40 gün Adana’da kaldı
bir gün gelip evimizi görmedi. Veli Temel’i babamın Adana’da olduğuna
inandıramamıştım.
Her şeyin en güzelini en iyisini yer içerdi. Yine o sene bir
mahalle bakkalında yer içerken bana İngiliz kumaşından bir elbiselik almış
bıraktığı terziye gitmemi istemişti.
Babam çok bencil kendinden başka kimseyi düşünmezdi. Canbolat’ta
yaylada meyve karpuz az olurdu. Babam yemekten kalkar kalkmaz karpuzu dilim
dilim keser üstüne bir yumrukla vurur, dilimler dağılır ortadan göbeğini
çıkardı, onu yer kalkar giderdi. Geride kalanlar ne yerse yesin umurunda
olmazdı. En iyi bildiği şey yün kumaşlar bir de et almasını çok iyi bilirdi, ne
yemeği yapılacaksa etin orasını alırdı. Çiğ köfteyi çok sever her etin çiğ
köftesini yemezdi. Velhasıl her şeyin en iyisini yedi içti ve bu fani dünyadan
çekip gitti yeri cennet olsun nur içinde yatsın.
Kozanlı bir
öğretmenin yazdığı bir kitapta babamın askerlik yapmadığı, bir ara Asım
Yarımoğlu asker olmazsa bizde olmayız diye direnişler olduğu yazılmıştır.
Tamamen yanlıştır. Babam askerliğini yapmış ve Kürt isyanın da savaşa da
katılmıştır.
Annem Vecdiye
Yarımoğlu 1905-1991
Şu an annem dediğim zaman içimde bir sevgi saygı duygusu
uyandı. Herkesin annesi kıymetlidir ama benim annem bir başka kıymetlidir.
Annemi tanıyıp da onu sevmeyen ona saygı duymayan olmazdı. Hemen bir misal
olarak, rahmetli eşim Şenay’ı istemeye gittiği zaman Şenay’ın babaannesi ile de
konuşmuş o sıralarda Şenay’ın amcasının kızının nişanı bozulmuş, bunu duyan
babaanne o çocuğun annesini çok sevmiştim çok üzüldüm demiş ve bozulan nişanın
Şenay’ın ki olmadığını öğrenince de bir hayli memnun olmuş. Bir diğer misal de
Bahçemizi birkaç sene Hüsnü ağa diye biri kiralamıştı. Bizim bahçeden
ayrıldıktan sonra Bucak’a gitti orada yine portakal işi yaparken bir tarikatın
şeyhi olmuş. Hüsnü hoca Bucak’tan Kozan’a her gelişinde annemi ziyaret edermiş.
Birinde Vecidiye hanım sen melek gibi bir kadınsın uçarsın ama çocuklarının
kazancını yiyorsun demiş. Bende anne bir avukatın bir doktorun kazancında haram
olabilir ama bizim kazancımızın göz nuru alın teri olduğunu anlatmış onu ikna
etmiştim.
Annem el bebek gül bebek büyümüş. Bunu da ebemiz yapmış. Ebe
müftünün son hanımıdır. Müftüden birkaç çocuğu olmuş hepsi ölmüş. Ve müftünün
en küçük oğlu dedem himayesine almış. Ebe bütün müftü ailesinin saygısını
sevgisini kazanmış bir hanım ama dedemin ayrıca valide, valide diyerek el
üstünde tuttuğu bir hanım. Bir kan bağı olmamasına rağmen dedemin evinin mutlak
hakimi olmuş. İşte o ebe annemi büyütmüş, çok nazlamıştır. Hatta birinde annem
istedi diye gece kalkıp mantı yemeği yapmış.
Okula Amerikan kolejinde başlamıştı. Bir bayan öğretmeni çok
sever ve seni Amerika’ya götüreceğim dermiş. Bana da ortaokula başladığım sene
İngilizce saymasını, haftanın günlerini ve Londralı kedinin hikâyesini
öğretmişti. Benim de orta ve lise de ilk şansızlığım İngilizce şubesine
girememekte oldu. Mecburen Fransızca şubesine kayıt olundu, altı sene zarfında
belki on öğretmen değiştirdik. Esaslı bir şeyde öğrenemedik. Hâlbuki İngilizce
de altı senede iki öğretmen hiç değişmemişti.
Annem on yedi yaşında gelin olmuş, on sekiz yaşında anne
olmuş. Kozan’a at üstünde iki günde gelmiş. Kozan’a geldiği sırada bir uçak
inmiş, herkes uçağı görmek için yola koyulmuş. Anneciğim de bu kalabalığı
kendini karşılamaya gelenler sanmış. Ama yine d e güzel gelin, görmek için uzun
zaman evini ziyaret etmişler.
Annem çok zeki ve şakacı idi. İlk geldiğimde şu herifi
mektebe göndersem şimdi mektebi hukuku bitirmiş olurdu diye babamı kızdırırdı.
Canbolat’ta yaylamız 15-16 hane olurdu, hepside hısım akraba
idi. İki üç güne bir keçi kesilir her aile 1-2 kg et alırdı. Paçasını da sıra
ile alırlardı(paça: keçinin kellesi, ayakları ve midesidir) onu temizler akşam ocağa koyup sabaha kadar
pişirirlerdi. Şaka olarak gece de paçayı hırsızlarlardı. Annem paça yaptığı gün
paçanın kaçırılacağını duyar tencereye taş doldurur ve ocağa yerleştirir, gece
gelirler paçayı kaçırırlar ve evlerinde pişirmeye devam ederler sabah paça
yemek umuduyla tencereyi açarlar ki içinden paça yerine taş çıkar.
Annem kısa zaman da herkesin Vecdiye hanımı, Vecdiye ablası
olmuştur. En çok sevdiği kimseler babası, ağabeyi Tevfik ve ağabeyim Sacit idi.
Sık, sık kuran okur ağlayarak çıkardı. Niçin ağladığın dediğimiz zaman babamı
hatırladım derdi.
Nazardan korkar ağabeyim için soranlara üvey oğlum derdi.
Son zamanlarda hastalandı, yürüyemiyor ve sık, sık tuvalete gitme ihtiyacı
duyuyordu. Kaç tane kadın bulduksa hiç biri devamlı kalamadı. Bir defasın da
ben tuvalete götürdüm kilotunun uçkurunu çözerek tuvalete oturtmuştum. Sonunda
evlatlığımız Perver bana bir ev tutun ben Vecidiye ablama bakarım demişti.
Dediğini yaptık, Allah ondan razı olsun annemeçok iyi bakmıştı.
Çok dindardı, hiçbir erkeğin elini sıkmaz, elini öptürmezdi.
Muhittin Yalçın, İbrahim Sarıibrahimoğlu çok muziptiler, annemin elini öpmek
isterler annem elini vermeyince işte bu Müslümanların kalpleri böyle kara biz
senin evladın yerindeyiz madem elini vermiyorsun biz de senin yüzünü öpelim dannemin
yüzünü öpmeye çalışırlar bende annemi rahatsız etmeyin diye onları
uzaklaştırırdım.
Annem çok iyi bir anne idi biz de on layık evlatlar olduk.
Her arzusunu yerine getirdik. Oğlum beni hacca gönder dedi gönderdik, dönüşte
Gaziantep’te karşıladım, oğlum beni Mevlana’ya götür dedi götürdüm, son arzusu
ben ölünce her sene mevlit okut dedi onu
da Kozan’daki yeğenlerimden rica ettim onlar her sene mevlit okutuyorlar.
Annemin Cennetin baş köşesinde olduğuna inanıyorum. Nur
içinde yatsın. Yeri nur olsun.
Dayım Tevfik Yıldırım:
Annemi ağabeyi. Adana
ziraat mektebinde okurken babasının ölümü üzerine okulu yarıda bırakmış.
Yıldırım olarak bir isim bir unvan yaratmış. Politikaya atılmış. Saimbeyli
meclis üyesi seçilerek 1950 yıllarına kadar Adana’da kalmış. 1942-1943
yıllarında bir mebus ara seçiminde aday olmuş çok az bir farkla seçimi
kaybetmiş. 1950 seçimlerinde Chp listesine girmiş bu defa da liste olarak
seçimi kaybetmiş. Ve ondan sonra da politikayı bırakmıştır. Hamit Özsırkıntı
ile de uzun müddet beraber olmuşlardır. Hamit amca’ya dayımı nasıl bilirsin
diye sormuştum; Dayın çok temiz ,dürüst,sözüne güvenilir biri idi ama
politikayı bilmezdi demişti. Aynı soruyu dayıma sordum o da aynı cevabı verdi .
Temiz dürüst biri ama politikayı bilmezdi, demişti. Netice itibarı ile dayım
hiçbir titri ve mali gücü olmamasına rağmen mebus listesine kadar yükselmiş Chp
1950 yenilgisi ile mebusluğu kaybetmiştir. Fakat Hamit Özsırkıntı politikada
bir yere gelememiştir.
Dayım ileri görüşlü ve kültürlü bir kimse idi 1940 yıllarda
şarap’a haram diye bakıldığı yıllarda şarap yaptı. Ben de bağda bekçilik
yaptım. Üzümü keser şıfrana da tepeler çıkan suyu damacanalara koyar gelen öküz
arabası ile Saimbeyli’ye gönderirdik. Saimbeyli de Ahmet dayım işleri
yürütürdü. Sene de 5-10 ton şarap yaparlar ve hepsi kapışana yetmezdi. Ahmet
dayımın işle bir ilgisi, hevesi yoktu. Maliye’ye beyanname vermeyi ihmal ettiği
için de bir hayli ceza yedi. Ve şarapçılığı da bıraktılar. Eğer bunu layığı ile
yapsalar bu gün 60-70 yıllık Türkiye çapında bir firma olurdular. Bende şarap’a
ilgi o zaman başladı. O üzüm bağını Aydın Karaduman kiraz bahçesi yaptı,
çocukları onu da sattılar.
Dayım çiftliğine çekildikten sonra ilk işi annesini ikna
ederek çiftliği kendi üzerine yaptırdı. Bir elma bahçesi yetiştirdi. Meyvesini
pazarlayamadı. Bahçeyi bozmaya mecbur kaldı. Yine acı bir hatıra, bir defasında
elmayı civar köylerde pazarlaması için Aydın Karaduman’ı memur eder, Aydı
köyleri dolaşır ama istediği fiyata veremez. Fiyatı biraz indirmeye mecbur olur
eve dönünce dayısı buna bir hayli kızar ve yolsuzlukla itham eder. Aydın buna
çok üzülür. Kürtlerden bir at bularak annesini ata bindirir kendide yaya olarak
yola düşer, kalacakları bir yer olmamasına rağmen Saimbeyli’ye giderler.
Dayım babasından kalan 250-300 koyunu bakımsızlıktan yok
etti. 20-30 baş sığırı ve 3-4 tane atı da bitirdi. O büyük evi söktürdü,
kerestesini satarak kendine daha küçük bir ev yaptırdı. Yalman, Candan, Hasan,
Demir, Göksel, Işık, Handan, Suat olmak üzere sekiz çocuğu oldu. Onların
hepsini okuttu, yüksel tahsil yaptırdı. Çiftliğinde çok sevdiği av etmeğe devam
ederek vaktini geçirdi. Safra kesesi kanseri ilede hayatını kaybetti.
Yeri cennet olsun nur içinde yatsın.
Halime halam:
Babamın küçük
kardeşi, benim de çok sevdiğim ikinci annem. Genç yaşında dul kalmış. Kocası
çelik ailesinden bir subaymış. Bir daha evlenmemiş, çocuğu olmamış. Bizi özellikle
de beni sarı çocuğum diye çok severdi. Çok temiz kalpli, sinirli, kalbinde ne
varsa dilinde o vardı. Onun için sözleri kimseye dokunmazdı. Hatta bize bazen
kızdığı zaman s…tir ananı bul belanı
dediği zaman bile boynuna sarılır yüzünü gözünü öperdik. Çok hoş sohbet çok
zeki idi. İlkokula giderken küçük kardeşi Nesibe halamı çalıştırmıyor diye
annesi azarlarmış.
Bize 6. Ve 7. Sınıflarda Adana’da Nesibe halamlarla
tuttuğumuz evde, 3. Sınıfta ise müstakil bir evde Hasan Çelik, Ahmet Yıldırım,
Emin Yarımoğlu, Orhan Arık’a baktı. Emin Yarımoğlu’nun hizmetçisi de
yardımcısıydı. Evimiz Şadi Çelik’lerin evinin karşısındaydı. Şadi beyleri çok
severdi. Her akşam onlara giderdi. Bazen artık bunlardan usandım artık her gün
gitmeyeceğim derdi, fakat gitmediği günlerde hemen Vedia ve Fevziye ablalar
pencereden çağrınca yine kalkar giderdi.
Şadi Beyler sevgisi Özden’i Halit Çelik’e verdikleri zaman
bütün sevgisi Özden ile Halit üzerine yoğunlaştı. Bir gün Hasan Çelik “ulan
bunların iyi ki dinli imanlı bir damatları yok” demişti.
Kozan’da hastalanmıştı. Hemen Adana’ya getirdik. Doktorlar
birde nisai muayene istediler ben kendim muayene ettim. Nisai bir şey olmayınca
apar topar arabamla Ankara’ya götürdüm. Nesibe halamda yolcu etmek üzere bizde
idi. Ayrılırken halama hitaben ben gidiyorum bir daha dönmem ölürsem üzülüp
yatağa düşüp kalma sen de arkamdan gel demişti. Giderken yolda gayet metin bir
şekilde eski lafları anlattı. Subay eşi olduğu için Gata’ya yatırdık. O sıralar
Ahmet Topaloğlu Savunma bakanı idi onun da etkisiyle Gata ‘da bir hayli ilgi
gördü. Fakat zamanı geçtiği için ameliyat edilemedi. Kolon kanserinden
kaybettik. Bir ara çocuğum yok diye boşuna üzülmüşüm yeğenim bu yokluğu
aratmadı demiş. Mezarını da yaptıracaktım amcam ben yaptırırım dedi bana mani
oldu, kendide yaptırmadı. Bir mezar taşı bile bırakmadan ayrılıp gitti. Ruhu
şad olsun yeri cennet olsun.
Nesibe halam:
Kendisi de ablası gibi temiz, dürüst, kafası çalışan
şahsiyet sahibi birisi idi. Ayrıca çok hassas çok duygusal içe dönük biri idi.
Ben üç dört sene onlarda kaldım. Çok alıngan olmama rağmen
bir defa olsun gerek halamdan gerek efendi amcamdan gerek çocuklarından bir tek
incitici hareket görmedim. Hepsinden Allah razı olsun. Efendi amcam çok kibar
çok kültürlü, çok okuyan biri idi. Zaten filozof derlerdi. O zaman hem hukuk
hem de yüksek ticaret okulunu bitirmişti. Hâkimlik yaptı, avukatlık yaptı fakat
hiç biride mizacıma uygun değil diye devam ettirmedi. Babasından kalan her
şeyini satarak hayatını devam ettirdi. 1943 yıllarında Anavarza’da 5-600 dönüm
tarlasını 3000 liraya satı vermişti. Bunu üzerine bütün aile çok ucuz sattığını
geri dönmesi için ısrar etti ise de söz verdim dönmem demişti. Bunun üzerine
ağabeysi Şadi Çelik ortaklık hakkımı kullanır ben alırım deyince mecbur oldu
sattıkları adama durumu anlatıp daha yüksek bir fiyata anlaştılar. O para ile
de toptancı halinde bir işe başladılar onda da başarılı olmadılar. Adana’da
avukatlık yaptı. Yazıhane rutubetli sağlığımı kaybedeceğim dedi onu da bıraktı.
Bütün ailenin sat diye ısrar ettiği zeytinliğinin üzerine titredi. Mahzere
kurarak zeytinyağı çıkardı onda başarılı oldu. Çok kültürlü, bir çocuk gelse
ayağa kalkacak kadar kibar, efendi bir kimse fakat herkesin okuma yazma
bilmediği bir zamanda iki fakülte bitirmişken emekliliğini dahi hak etmemişti.
Çok okuyan biri idi. Okurken çocuklar yaramazlık yapsa hiç aldırmaz okumaya devam
ederdi. Bu arada halam çocukları uyarsa hemen kitabı bırakır vur ha baldız
hanım vur der kendi de haline gülerdi.
Ben onun çok etkisinde kaldım, onun meziyetlerini kendime
örnek aldım. Kendi de Macit çok iyi bir aile doktoru olur diye beni
onurlandırmıştı.
Prostattan İstanbul’da ameliyat oldu, fakat kurtulamadı.
Yeri cennet olsun nur içinde yatsın.
Şinasi Müftüoğlu:
Ailemizin mümtaz simalarından biridir. Müftüzade Ahmet
Efendi’nin oğludur. Ahmet, İzzet, Ayşe müftünün son Avşar Beyi kızı Çiçek
Hanım’dan olan çocuklarıdır. Müftünün daha önceki hanımlardan olan çocuklarının
hiçbir özelliği yoktur. Fakat bu üç çocuk ayrı ayrı büyük kıymetlerdir. Ayşe
ile İzzet benim nenem ve dedemdir. İkiz doğmuşlar. İkiz doğumlarda sık görülen
doğum sonu kanamasından annelerini kaybetmişlerdir. Ahmet dayı yahut Ahmet amca
çok enteresan, çok kişilikli bir kimse. Çarşıda giderken gavur, İslam, herkes
ayağa kalkarak saygı gösterirlermiş. Dava vekilliği yaparmış. Güzele çok önem
verirmiş. Sırkıntıoğlu’nun kızı Nadire Hanım’ın güzelliğini duymuş, fakat
Nadire Hanım nişanlı imiş. Nişanlısına para vererek nişanından vazgeçirtmiş ve
Nadire Hanımla evlenmiş. Zamanında bütün kadınlar çarşaf ve peçe ile gezerken
karısına manto giydirip koluna takıp gezermiş. Temizliğe çok önem verir,
çorabının bile ütülenmesini istermiş. Bu kadar temizliğe önem verdiği halde
genç yaşında tifodan ölmüş. Toplum içinde çok etkiliymiş. Buna bir misal olarak
amcam Mustafa Yarımoğlu, benim bir şansızlığım Ahmet dayımın erken ölmesi, eğer
o ölmeseydi ondan korkar mektepten kaçmazdım derdi ki Ahmet dayısı Saimbeyli’de
kendi Kozan’daydı. Ahmet dayının bir oğlu bir de kızı oldu. Kızı Ceğdet abla
Hilmi Savaş ile evlendi. Ceğdet ablayı üstü örtülü bir at arabası ile Konak
Köyü’ne istemeye gittiğimizi hatırlıyorum. Nadire hanım ikinci defa
Sırkıntıoğlu Prensi Çerkez Bey ile evlendi. İki kızı bir oğlu oldu, oğlu Fatih
ismindeydi. Fatih bizim çağdaşımızdı. Sene sonunda Şermin kitabını Fatih’e
Fatih de kitabını bana verirdi ki ilkokulda her sınıfın tek bir kitabı olurdu.
Bunları bugünkü nesle bir örnek olsun diye yazdım. Fatih genç yaşında öldü.
Nadire Hanım Sırkıntoğlu Beyi oğlansız olmaz diye kocasını kendi eliyle
evlendirdi ve bütün malını da bu hanımdan olan çocuklara bağışladı. Nadire
Hanım evlenince, dedem yeğenim babalık elinde büyümesin diye kendi himayesine
aldı. Kendi evladı gibi büyüttü. Ölümü üzerine tahsili yarıda kaldı. Bir ara
öğretmen vekilliği yaptı. Dava vekilliği ve belediye reisliği yaptı. Kendi
kendini yetiştirdi. Biz bir defa doktor Aydın’ın bağına gittik. Kemal Aytemur,
Şevket Gedik ve Sendif Tandoğan vardı. Orada bir gece yattık. İkinci gün
Obruk’u görelim dediler. Saimbeyli’den geçerken Şinasi ağabeyi de aldık. Orada
Saimbeyli ve Kozanoğulları savaşları hakkında çok geniş malumat verdi. Dönüşte
Sendif bana ulan böyle bir dayın varmış daha evvel beni niye tanıştırmadın ben
Saimbeyli’den böyle kültürlü bir kimse çıkacağını hiç düşünmemiştim. Bu
Adana’ya geldiğinde benim misafirim olsun demişti.
Belediye reisliği yaparken 1941’de ikinci defa askere
aldılar. O seneler İkinci Dünya Harbi’nde Almanların Türkiye’ye girmesi an
meselesiydi. Harp olacak diye ortaokulları Nisan’da tatil ettilerdi. Askerlik
yaptığı Kocaeli’nde ve Trakya’da örfi idare vardı. Kendi anlatmıştı “
Saimbeyli’den gelen askerler bana komutanla aynı saygıyı gösteriyorlardı bu da
bölük komutanı üsteğmeninin gözünden kaçmıyor ve benim bir açığımı yakalamak
için fırsat arıyordu. Ben de bir açık vermemek için azami dikkat ediyor
görevimi yapıyordum. Bir gün bir manga olarak araziye çıktık bir yön tayininde
manga komutanı çavuşla ters düştüm dönüşte manga komutanı bizi kumandana
şikayet etti. Kumandanın eline fırsat geçmişti. Mangayı dizdi eline büyük bir
cetvel aldı, elini aç deyip iki defa vuruyordu. Sıra bana gelince aç elini dedi
ben elimi açmadım ve ben buraya dayak yemeye değil askerlik yapmaya geldim
dedim. İkinci defa ısrar edince buna nasıl bir tokat attım, bunu beklemiyordu
boş bulundu ve yere yıkıldı. Beni hemen yakalayıp bir çadıra hapsettiler”
demişti. Üsteğmen tabancasını çekip vursa hiçbir sorgu suale tabi olmazmış(örfi
idare olduğu için).
İşte o senenin haziranında Almanlar Türkiye’ye saldırmaktan
vazgeçip Rusya’ya saldırdı. O sırada İsmet İnönü Yalova’da öğle sonu
istirahatında imiş. Uyandırmışlar ve Almanların Rusya’ya girdiğini söylemişler
hemen yatağında doğrulup dakikalarca kahkaha ile gülmüş. Şinasi ağabeyi askeri
mahkemeye vermişler. Şansında hakimi o da ikinci defa Hadımköy’de Faik
enişte(Tunçöz) tanıyormuş. Onun delaletiyle
çok az bir cezayla kurtulmuş. Terhis olduktan sonra Saimbeyli’de dava
vekilliğine devam etti. Sigortalı olduğu halde bir muamelesini eksik yaptığı
için emeklilik hakkını kaybetmiş. İşini takip için Ankara’ya gitmiş, orada
işgücünü kaybetmiş diye bir rapor alırsan emekliliğini kazanabilirsin demişler.
Bir gün muayenehaneme geldi. Bunları anlattı fakat o gururlu adam benden menfi
bir cevap alma ihtimalinden çekinerek bana yardımcı olabilir misin diyemedi.
Ben Şinasi ağabey ben raporu alacağımı zannediyorum dedim teşekkür etti. Hemen
sigorta hastanesine gittim doktorlara durumu anlattım hepsinden olur aldım. En
önemlisi asabiye mütehassısı ben yapmam
dedi. Başhekime geldim durumu anlattım. Şansımdan o anda hastanenin idare
müdürü de yanımızda imiş. Siz onu bana bırakın dedi ve böylece raporu aldık,
emekliliğini de kazandı.
Bir gün Horzum’da idik. O zaman cep telefonu yok. Orman
işletmesinin telsizi ile karakoldan bize ulaştılar ve Şinasi ağabeyimin çok
hasta olduğunu ilettiler. Hemen Aydın Karaduman ile Saimbeyli’ye gittik. Baktık
durumu çok ağır. Aldık hemen Adana Devlet Hastanesine götürdük ve orada tedavi
edilmişti. Ölümünden sonra teyzemi ziyarete gitmiştim. Macit Şinasi ağabeyin
seni çok severdi bu bıçağını da çok severdi sana vereyim bir hatıra olarak
sende kalsın demişti teşekkür ettim aldım maalesef onu bahçede kaybettim.
Teyzelerim de halamlar gibi çok temiz dürüst kimseler idi. Eğitimleri yoktu ama
kafaları çalışan görgülü bilgili kimselerdi. Ağabeylerinin hanımı Firare abla
onlar için Çubukçu’nun (kayınvalidesi) avukatları demişti. Birbirlerini çok
severler her şeyi tiye alırlar ve gülerlerdi. Hiçbir şey bulamasalar şu
Macit’in çirkinliğine bakın derler katıla katıla gülerlerdi. Şinasi yemeğini
yerken iki tarafı ile çiğniyor der ona gülerlerdi. Annem onların en büyüğü idi.
Onların gülmelerine katılmaz bu köçekler neye gülüyorlar der onları hayretle
izlerdi. Vasfiye teyzem oğlu altı aylıkken kocasını kaybetmiş, oğlu yetim kendi
dul kalmıştı. Oğlunu göz nuruyla büyütmüş onu doktor etmişti. Leman teyzem Faik
Tunçöz ile evlenmiş bir oğlu iki kızı olmuştu. Fahriye teyzem Şinasi ağabey ile
evlenmiş iki kızı bir oğlu olmuştu. Ahmet dayım 7-8 yaşlarında yetim kalmış,
ablaları onun üzerine titrerlerdi, çok severlerdi. İlkokuldan sonra ortaokulu
Ankara’da ablasının yanında bitirdi. Liseye Adana’da başladı 9. Sınıfı ikmalsiz
geçti, onuncu sınıfta bizim Kozanlı çocuklarla arkadaş oldu, onlar gibi mektebi
ihmal etti. Ağabeyine beni özel liseye gönder diye ısrar etti. Ağabeyide
göndermedi, ona inat hiç çalışmadı 10. sınıftan belge aldı.
En büyük özelliği inatçılık ve avcılıktı. Av hikâyelerini
anlatırken olayı yeniden yaşıyormuş gibi olurdu. Şakayı da çok severdi. Birinde
Kozanda yılbaşı arifesinde bütün akrabalar bir arada iken, gelin yılbaşında
birbirimize hediye alalım, kura çekelim kim kimi çekmişse ona hediye alsın ve
sürpriz olsun diye yılbaşına kadar kimse kime hediye aldığını söylemesin demiş
ve kaç kişi iseler o kadar isim yazıp torbaya atmış, herkes bir isim çekmiş,
aradan geçen bir iki saat sonra Muazzez ben dayıma gömlek alacağım demiş, bunun
üzerine herkes kulağı kabartmış çünkü herkesin kağıdında Ahmet Yıldırım
yazıyormuş. Dr. Aydın anlatmıştı; Ahmet dayım,Taşkın bizim Süreyya(oğlu) bunlar
hep yere bakarlar ben yere bakandan korkarım demişti.
Çok sevdiği avdı. Keklik avı için gittiği Urfa’da hayatını
kaybetti. Allah rahmet eylesin yeri cennet olsun.
Sacit Yarımoğlu
1923-1990
Biz altı kardeşin en büyüğü hepimizin ağabeyi değil
velinimetimiz idi.
Çocukluğu hakkında fazla bir bilgim yok. Canbolat yaylamızda
yakınında bulunan Menteşe köyünden kabak alıp satmak para kazanmak için üçünü
beş kuruşa alıp dördünü beş kuruşa satarım demiş. Bunu büyükleri Sacit kabağı
kaça alıp kaça satıyorsun diye şaka ederlerdi. Yine Canbolat’ta bir arkadaşı
ile kavga etmişti. Babamızdan korkup Hasan Çelik’le Kozana kaçmışlardı (6
saatlik yol).Ortaokulu Adana’da okudu. 3-4 sene yatılı kaldıktan sonra Kozanlı
talebelerle bir ev tuttular. Bir de Kozan’da Zöhre bacı diye bir kadını
tuttular. Evde Adil Yarımoğlu, Hazım Çelik, Şecket Gedik, Halil Çulhacı, Hasan
Çelik, ağabeyim ve Fahrettin Altay vardı. En büyükleri Adil Yarımoğlu idi ona
moruk derlerdi. En küçükleri Fahrettin idi ona sıpa derlerdi. Adil ağabey
liseyi bitirdi çok nüktedan şakacı biriydi. Liseyi güç bela bitirmişti. Birinde
ben İsmail Biçerin anasının düğününe gitmiştim şimdi onunla aynı sınıftayız
demişti. Birinde pahalılığı anlatmak için pastırmanın üçü (üç dilimi) 5 kuruş
demişti. Lisenin bir senesini de Kayseri’de okumuş. Bir Kayserilinin evini
överken ağa sana ev değil kuyu veriyorum kuyu dediğini anlatırdı (kuyu derken
evin dışarıdan hiç gözükmediğini anlatmak istiyor). Askerliğini subay olarak yaptı. Terhis olduğu
gün çardaktan düşerek öldü. En titizleri Halil Çulhacı imiş, onada bir bayram
tatilinde Kozana gideceği sırada bütün kirli çorapları gizlice bütün kirli
çorapları bavuluna koymuşlar. En sakinleri Şevket Gedik imiş bir öğretmenine
hediye olarak bir sepet tatlı limon getirmiş. Arkadaşları limonu satlığa
çıkarır diğerleri alıp bakar makar böylece elden ele geçtikçe limonlar acır
yenmez hale gelirmiş, Şevket bu satışa dayanamayıp bütün limonları alıp
çiğnemiş onu böylece kızdırmışlar. Hasan Çelik bir fotoğraf makinesi almış ona
da “foto Hasan Çelik’ten bir kişi görün delikten “ diye bir dörtlük
düşürmüşler. Bende ortaokula ilk geldiğimde o evde 3-5 gün kaldım. Orası
Kozan’lı talebelerin lokali gibi idi.Gelen giden eksik olmazdı. Çok zaman da
poker oynarlardı. Fakat orada kalan çocukların Adil Yarımoğlu’ndan gayrisi
hepsi üniversite tahsili yaptı.
Ağabeyimle lisede son iki senesini beraber okuduk. Rahmetli
Halime halacığım baktı bize. Lise son sınıfta iken nişanlandı. Ankara hukuk
fakültesine girdi. Hukukta devam mecburiyeti yoktu. Şubata kadar 7-8 ay çalışır
(katip olarak) Şubattan sonra okula giderdi. Giderken bana da 10-15 Lira
verirdi. Bu bizim bir aylık
masrafımızdı.
Annem Adana’ya bir
gelişinde oğlum başka bir şeyim kalmadı gelin olup giderken babam yol harçlığı
olarak 8 mecidiye vermişti onu da sana vereyim dedi. O Mecidiyeler 8-9 cm
çapında gümüş paralardı. Adana’da onları 40 liraya bozdurdum, ağabeyimde
Ankara’ya gidiyordu 15 Lirasını ona verdim.
Avukatlık stajını Kayseri’de yaptı. Bir oğlu oldu. O sene
Şubat tatilinde Kozana gelmiştik. Ağabeyim oğlum oğlum diye anlatıyordu, nenem
benim yanımda oğlunu ağzına almaya utanmıyor musun diye uyardı. Nenemize sonsuz
saygımız vardı. Fakat ağabeyim pişkinliğe vurup yine oğlundan bahsedince küçük
Ahmet Yarımoğlu nene nene yine ağzına aldı demişti.
1949 senesinde Kozana avukat olarak geldi. Ve ailemize Hızır
gibi yetişti. Beni beş sene krallar gibi okutması, üç kız kardeşimizin düğünü,
kardeşimiz Taşkın’a zirai ilaç ve gübre ticarethanesi açması bütün bunları
ağabeyimize borçluyuz. Biz yardımlaşma terbiyesini ondan aldık. Kozan’da ilk
davası öğretmen Mahmut Çamurdan’nın katli davası idi. Ben İstanbul’dan Kozan’a
geldiğim günün akşama doğru iki üç el tabanca sesi duyduk, Mahmut Çamurdan
vurulmuş dediler. Ağabeyimin de öğretmeni imiş. Azmettirici olarak Kazım
Tokluyu tutukladılar. Birine 300 lira vererek bu cinayeti işletmiş. Kazım
Toklunun avukatlığını ağabeyime vermek istemişler. Ağabeyim almak istememiş,
bir hayli ısrar etmişler. Kendinden dinlemiştim; masaya 800 lira koydular ve bunu
alacaksınız dediler demişti. Ben o sene İstanbul’da 530 lira harcamıştım.
Paranın miktarı, ilk davası olması ve avukatlığın karakteri icabı bu davayı
aldım demişti. Dava çok uzun sürdü, önce Kazım Toklu beraat etti, ikinci defa
idama mahkum edildi, sonunda idamdan kurtuldu. Bir miktar cezaya çarptırıldı.
Ağabeyim bu davada çok başarılı bir imtihan verdi. Öyle ki ağır cezalık bir
olayda taraflar ağabeyimi tutmak için acele ederlermiş.
1950 den sonra Chp ilçe başkanı oldu. Bir müddet orda
kaldıktan sonra bana Kemal çelik’ten, Kemal Satır’dan sıra gelmez diye istifa
etti. Bölük Başı’nın Millet Partisine girdi. Ben o zaman İstanbul’da idim çok
üzüldüm ve kendine ağabey iyi etmedin ama sana başarılar dilerim diye mektup
yazmıştım.
Benim bu öngörüşümün ne kadar doğru olduğu 1957 seçimlerinde
belli oldu. Çünkü 1957 seçimlerinde Kozandan bir aday bulamadılar. Kadirli’de
hakim olan Saim Karaömerlioğlu’nu istifa ettirip aday yaptılar. Ve eğer kendisi
istifa etmeyip kalsaydı yüzde yüz mebus olurdu.
Kozan civarında Çingen Mezarlığı denen karacalarla kaplı 70
dönüm bir tarla Hacıhüseyinli ailesine aitmiş. Son hissedarları yüzlerce kişi
iken bunların her birinden imza alarak bu tarlayı aldı. Tabii çok kolay
olmamış. Mesela Şadi beyin imzalamakta çok tereddüt ettiği, Kemal Çelik’in
hemen imzaladı- ğını, Behçet Çeliğin beni bir pavyona götürürsen imzalarım
dediğini anlatırdı. Bu tarlayı tamamen aldıkdan sonra sebze yetiştirmesi için
birine verdi. Zamanla burası arsa oldu, çok kıymetlendi bir servet oldu ama
şimdi düşünüyorumda keşke burayı almasaydı diyorum, çünkü o evde cinayete
kurban gitti.
Ağabeyimin ölümünün faili bulunamadı. Karısını oğlunu
suçlayanlar oldu. Yaşadığı gayri meşru kadınların yaptırdığını, hatta
sağlığında hiçbir leke süremedikleri ağabeyimi kaçakçılıkla ilgili olduğunu
ileri sürenler oldu. Ben bunların hiç birine inanmadım. Benim kanaatime göre
ağabeyimin katili, ahırını kiraya verdiği göçerlerden (Aydınlı) Mehmet Kurt
idi. Bu adam sabıkalı imiş. Araba kullanmasını biliyormuş. Ahırdan ayrıldıktan
sonra gübreleri almak için gelmiş, ağabeyim adamlarına vermeyin demiş bir hayli
tartışma çıkmış. Ölümünden sonra kasasından vadesi geçmiş bir senedi bulundu.
Ağabeyim bu parayı alamayınca canımız sağ olsun dememiştir. Hem tabiatı, hem de
mesleği gereği bunları tehdit etmiş olabilir. Bunun üzerine bu sabıkalı adam
ölüm kararını alır ve ağabeyimi takibe alır. O gün ağabeyim bankadan para
çekmiştir. Gelirler ahırda beklemeye başlarlar, ahırda içtikleri sigaranın
izmaritleri vardı. Ağabeyim adeti veçhile saat 21-22 sıralarında yalnız
yaşadığı evine gelmek- tedir, uzaktan ışığı gören bu caniler daha müsait bir
yerde pusu kurup iner inmez başına sert bir sopa vurup en az bayıltmışlar ve
bir çok defa vurup öldürmüşler ve arabanın bagajına koyup Nur dağlarına götürüp
arabası ile beraber yakmışlardır. Kendileri kışı Nur dağlarında
geçirmektedirler. Ben bunları güvenlik güçlerine anlattım. Bunlar konar göçer
kışı Nur dağlarında yazı Toroslarda geçirdiklerini, İsmen de şikayetçi olduğum
halde bu adamı bulamadılar. Birde utanmadan bir sene sonra bu adamın adresini
bana sordular. Katilleri ihbar edene bir de para ödülü koyduk. Zamanın içişleri
bakanının kızı kızımın arkadaşı imiş ona da söylettik fakat bir netice
alamadık. Karşımızda hasım olarak bir aile bir gurup olsa idi bunu kan davasına
kadar götürebilirdik ama bu iti bulup idam etseler bile acımız dinmezdi. Böyle
de düşünerek teselli olduk. İşte böylece Yarımların aslanı dedikleri canım
ağabeyimizi 67 yaşında bu adi cinayetle kaybettik. Yeri cennet olsun nur içinde
yatsın.
Ağabeyimin Kozan da meslek hayatı çok parlak geçti, çok
kazandı çok harcadı. Çocukları çok severdi. Bir kızı oldu 18-19 yaşına kadar
mağdur olarak yaşadı. Ona çok üzüldü. Oğlu İzzet’i iyi yetiştirebilmek için her
çareye başvurdu. Ona ortaokulda iken Kozan da dans dersi aldırdı. Güç bela
liseyi bitirdi, Eczacılık fakültesine girdi orda bile bir torpil bulduğu halde
okulu bıraktı. Bunun üzerine bütün ilgisini Ziyanın üzerine topladı. Ondan sık
sık övgüyle bahsederdi. Sonunda ondan da umudunu kesti. Bir konuşmasında,
kardeşim bu çocuk tasvip etmediğim bir kadının kızını almak istiyormuş dedi.
Ben de ağabey Emin Yarımoğlu’nun cin gibi bir kızı var onu alalım dedim ve
böylece Ziya’yı evlendirdik. Kendi kızına çok üzüldüğünden kız çocuklarını çok
severdi. Kızım Ayşe 5-6 yaşlarında iken amca beni Ankara’ya Anıt kabir’e götür
demiş, bir gidişinde Ayşe’yi Ankara’ya götürmüştü. En çok sevdiği de torunu
Demet idi. İzzet babasına küstüğü sıralarda babasını cezalandırmak için Demeti
uzun zaman babasına göstermemişti. Küsmelerinin sebebi de babasından ev ve
araba al diye dayatması idi. Arabayı almıştı. Ev almak için de imkânlarım
müsait değil demişti. Benim muayenehanemin bulunduğu binanın 1. Katı satılık
idi burayı İzzete alalım dedim, benim alacak imkânım yok dedi ben de yardımcı
olayım ne zaman öderseniz ödeyin dedim razı oldu. Sevinerek İzzete bildirdim.
Fatma ben 1.katta oturmak istemem diyerek kabul etmemişlerdi.
Çocuklarından böylece ümidi kesildiğinden mi bilinmez mal
mülk edinmek istemez olmuştu. Nitekim Kozanın Hacıbeyli köyünde 700 dönüm bir
tarla satılıyormuş bunu alabilirdim ama borçlanmaktan korktum demişti. Bir de
bizim bahçelerin yanında
Yarımoğlullarından 40 dönüm, içinde zeytin ve badem ağaçlarının
bulunduğu bir yer almıştı. Ağabey burayı limon bahçesi yap benim su motorum var
sana hediye edeyim bahçeni kurmana da yardım ederim dediğim halde kabul etmedi.
Ve orayı da sattı. Çok hızlı yaşadı acı tatlı bir hayatı oldu. Sonunda çok acı
bir cinayetle hayata veda etti. Yeri cennet olsun. Ağabey nur içinde yat.
Macit Yarımoğlu: 1927
nin sonbaharında doğmuşum. Annemden dinlediğime göre yayladan göçtükten bir ay
sonra doğmuşum. Bu da Ekimin ilk
yarısında doğduğumu gösteriyor.
Çocukluğum da her çocuk gibi bende çok sevimliymişim.
Canbolat’ta Şakir Çelik tiberkülozlu olduğu halde beni evine getir tir uzaktan
severmiş. Banyo olmayı hiç sevmezmişim. Birinde banyo olmamak için ağlarken
Şinasi Müftüioğlu beni kucağına almış ben hiç bici bici iğ diyerek onun yüzünü
öpmüşüm. Yine Canbolat yaylamızda elinde keser bir çok işler yapan ailemizden
birine (Hökkeş ağa) orayap burayap lakabını takmışım. Hatırladığım özelliklerim
uzun uzun ağlamaktı. Teyzelerim nene bir haraz, nene beş kuruş diye
ağladıklarımı anlatır gülerlerdi. Ben ağlamaya başlar, nenemde namaza başlardı.
Nenemin ayakları dibinde, namazlağın üzerinde ben ağlamaya, nenem de namaza
devam ederdi. Ben yorulur, nenem bir selam verse de beni biraz nazlasa diye
beklerdim. Ve selam verir ağlama oğlum der, ben ağlamanın dozunu yükseltir,
yine ağlardım.
Yine Saimbeyli’de bir akşam ağlamaya başlamışım. Nenem
senden kurtuluyum gidip kendimi suya atayım diyerek evden çıkmış. Evin
arkasında bir akarsu vardı. Bu defa ebemiz (nenemin üvey annesi) aman Ayşe
gerçekten suya atılır diye telaşla gelerek nenemi eve getirtmiş. Canbolat
yaylasında Nesibe halamların evinden evimize geliyorduk, neneme beni sırtına al
dedim, nenem almadı, eteğinden tutup ağlayarak sırtına almasını istedim. Böylece
evimizin yakınına kadar geldik ki ara bir hayli uzaktı, tekrar halamlara gittik
ve nenem beni sırtına alarak evimize geldik.
Yine bir gün ağlarken Efendi babam etrafa kızıp bu çocuğu
dövmeyin, dövecekseniz kızlarınızı dövün diyerek beni nazlamaya geldi, ben yine
ağlamaya devam edince çok kullandığı köpekoğlu köpek diyerek ayağı ile hafifçe
ittiğini hatırlıyorum.
Bu kadar inatçı, huysuz olmama rağmen nenemin bir tıslık
vurduğunu hatırlamıyorum. Yalnız birinde ceza olarak hamamlığa hapsetmişti.
Bir yayla dönüşü, salonda yatıyorduk, nenem geldi oğlum
annenler başka eve taşınıyor sen onlarla mı gidersin yoksa benimle mi kalırsın
dedi. Ben hiç tereddütsüz seninle kalırım dedim. Ve ağabeyimle ben nenemin
yanında kaldık. Şermin’le Nermin annemler ile gitti. Hatta Şermin giderken bir
daha Allah yüzünüzü yüzümüze göstermesin demişti.
Nenemizle olan bağımız, onun bize sevgisi, bizim ona saygı
ve sevgimiz ölünceye kadar devam etmiştir. Hatta Adana’da ortaokulda okurken üç
günlük tatil için Kozan’a geldiğimde nenemle yatardım.
İlkokula annem götürdü, ben giderken okulda sadece Emin
Yarımoğlu’nun olduğunu zannediyordum. Okulda Şermin ve arkadaşları
karşıladılar. Ama ben hiç beklemediğim o kalabalığı görünce korktum. Annemin
arkasından ben de kaçıp eve geldim. Daha sonra efendi amcam(Ahmet Hafi Bey)
Doğan’a ve bana sarı, kırmızı, mavi renkli kemerler aldı. Ve elimizden tutarak
okula getirdi. Doğan o sene kayırsız devam etti. Hatta bir defa altını
kirlettiği için öğretmeni evine göndermişti. İlk sene öğretmenden çok efendibabam
öğretmenim olmuştu. Akşamları ona her şeyi sorardım o da bana anlatırdı. Bazen
de yeter oğlum yoruldum artık dediğini hatırlıyorum. İlk sene üç devre de karnem baştan aşağı iyi
idi. Ama ileriki senelerde kaç pekiyimiz olduğunu söylerdik. Dördüncü sınıfta
iken ağabeyim Adana’dan gelirken hediye olarak bir futbol topu getirmişti.
Futbol ile o sene tanıştık. Bütün mahallenin çocukları onunla oynar, bütün
çocuklar onun arkasından koşar, topa vurabilen kendini şanslı hissederdi.
Zavallı top o kadar çok yıprandı ki yırtılan yerlerini köşkere gider yama
yaptırırdık. Bir ara geldi ki yamalardan normal yüzü gözükmez olmuştu.
İlkokul çağında yazları Canbolat yaylasında geçti. Yaylaya
gidecekken bir atı bir eşeği olan kiracı dediğimiz adamlar gelir yükler hazırlanır,
ay doğunca çıkalım, Horzum’un sıcağını yemeyelim, dönüşte erken çıkalım Kızıl
yaylanın sıcağını yemeyelim derlerdi.
Yolculuk beş altı saat sürerdi. Arkadan aile fertleri
otomobil ile Horzum’a gelir, kiracılar onları alıp Canbolat’a çıkarırlardı.
Yalnız ben ve Halime halam otomobil başımızı tuttuğu için atlarla giderdik.
Yaylaya göçmenin bu zorluğuna rağmen, bizim için apayrı bir sevinç kaynağı idi.
O zamanlar Kozanda içme suyu yoktu. Herkes eşeklerle çaydan taşınan sucuların
getirdiği suyu içerdi. Bizim sarnıcımız vardı. Dedem sarnıca gidecek suyun
temiz olması için çok itina eder, yağmur yağdıktan bir müddet sonra suyun
sarnıca gitmesini sağlardı. Sarnıcın ağzı sac ile kaplıydı. Bütün bu tedbirlere
rağmen yayla dönüşü su kurtlanırdı. Tülbentten süzerek kurtları temizler o suyu
içerdik. Şehrin doktoru, hâkimi de rica ile bu sudan isterdi. Böyle susuzluğun
hat safhada olduğu bir günde efendi amca bağına gidiyor-muş, bağında su kuyusu
vardı, nenem Ahmet efendi madem gidiyorsun şu çatkıyı çatsınlar da(eşeğe dört
teneke yüklemek) eşeğe bin git gelirken
de su getir demiş. Rahmetli çok kalender bir kimse idi, olur valide hanım
diyerek dört teneke yüklü eşeğe binerek bağına gitmiş. Bunu gören mahalleli,
Belediye reisliği, hâkimlik, avukatlık yapmış bir kimsenin böyle suya gittiğini
görünce hem hayret etmişler hem de ayıplamışlar. Nesibe halam bunu sonradan
duymuş, çok üzülmüş ve üzüntüsünü bir sitemle annesine bildirmiş. Ama nenem ne
var bunda diyerek olayı geçiştirmiş.
İşte Kozan’ın bu susuzluğundan, sıcağından, sivrisineğinden
kurtulup yaylaya çıkmak bütün aile için bir kurtuluştu ama biz çocuklar için
unutulmaz bir sevinç kaynağı idi. Yaylada geçen o tatlı günler yazmakla bitmez.
Demircik çalısından kestiğimiz dalları at yaparak yarıştığımız, küçük haymalar
yapıp
evcik oynadığımız, yaptığımız küçük fırınlarda ekmek
pişirdiğimiz nasıl unutulur. Yaylamıza yakın Menteşe köyü ve birde Yaylacı
denen bir yer vardı. Yaylacıkta oluktan akan buz gibi su, etrafında ceviz,
armut, alıç ağaçları hele o kızılcık kirazları. Armut ağaçları çok büyüktü
ağaca çıkamazdık ama tepede ki olmuş armutları lastik taşı ile düşürürdük. O
armuttaki güzel kokuyu bir daha hiçbir yerde hissetmedim. Kirazları toplar kirazına poker oynardık.
Ütülen gider kiraz toplar yine pokere devam ederdi. Bir gün cevizine poker
oynarken akşama kalmışız domuzdan korkarak koşa koşa evlerimize gelmiştik.
Menteşe de göğbuat denen bir yer vardı. Bir yerde membaa suyu çıkar, 40-50
metre şut yaparak ikinci bir yerde
toplanır, bu 2-3 metre karelik bir alanda toplandıktan sonra yine 40-50 cm lik
düşüşle 3. Alanda toplanırdı. Biz yukarıda suyun gözünde otururuz, Güngör Çelik
ve Necdet Yarım- oğlu’na 50 kuruş veririz onlar köyden piliç alırlardı. Güngör
pazarlık ederek 40-45 kuruşa alır kendi yiyeceği pilici bedavaya getirirdi. Biz
yukarıda pokere başlarız piliçler gelince kebapçı Duran usta onları yolar ağaç
şişlere takarak bir güzel pişirirdi. Duran usta ile bir akrabalık bağımız yoktu
ama yayla mızda devamlı tek yabancı Duran usta ve hanımı Hayriye bacı idi.
Hanımından bir kedi gibi korkar, arkasından dinine, imanına, anasına küfür
ederdi. Sonrada şarabını içer sızardı. Duran usta yemekler hazır der pokeri
bırakır demircik ağacının şişlerinde nar gibi kızarmış piliçleri yiyerek
rakımızı içerdik. Birinde ben çok sarhoş olmuştum, beni ayıltmak için o buz
gibi suyun içine sokmuşlar. Böyle eve dönüş başlamıştı. Köye girerken bir köpek
bize havlıyordu, ben tabancamı çekip köpeğe ateş ettim tabanca otomatikmiş iki
defa patladı. Tabanca ağabeyimindi, ağabeyimden rica etmiştim. Vereyim kardeşim
ama boş yere sıkma zaten iki mermisi kaldı mermi de bulunmuyor demişti. Bunu
için de çok üzülmüştüm. Arkadaşlar bu böyle gidemez diyerek orada otlayan bir
eşeğe bindirdiler, ben eşeği biraz hızlı sürünce pat diye eşekten düştüm,
bereket bir yerim incinmemişti. Bu kadar badireden sonra biraz ayıktım güç bela
yaylamıza geldik ama ben o vaziyette eve gitmeye çekindiğim için Emin Yarımoğlu’ların
evine gittim. Biraz sonra ağabeyim geldi, böyle içki içilmeyeceğini biraz da
sert bir şekilde söyledi. En çok korktuğum tabanca işini de mesele yapmamıştı
sevgili kardeşim.
Yaylamızın oda hayması denen bir yeri vardı, yaylanın
erkekleri burayı bir lokal olarak kullanırlardı. Suyun başında çınar
ağaçlarının altında çok güzel bir yerdi. Masalar, ağaç koltuklar vardı. Buraya
çocukların gelmesi yasaktı. Ben dedemin yanından ayrılmadığım için dedemin
yanında otururdum. Dedeme saygılarından dolayı kimse bana karışmazdı. Artık
dedemin elini seyrederek konkeni iyice öğrenmiştim. Ara sıra dedemin yanlışlarını
düzeltirdim, o zaman beni uyarırlardı. Bir sene yaylamıza doktor Ali beylerde
gelmişlerdi. Dr. Ali bey uzun boylu, yerlere kadar değen uzun entarisi, pala
bıyıkları, başındaki imam başlığı ile enteresan bir insandı. Cindo diye küçük
bir köpeği vardı. Cindo Cindo diye bağırır, ona pirzola yedirirdi. Ağabeyimin
dişi ağrımıştı. Ali bey çürük diş diye sağlam dişi çekmişti.
Doktor oda haymasına
çok az gelirdi. Bir defasında benim dedemin elini dikkatle seyredişimden
etkilenerek Yarımoğlu bu çocuğa yazık ediyorsun, bu çocuk ileride büyük bir
kumarbaz olur demişti. Ben okula gitmeden önce bütün oyunları öğrenmiştim. Ve
bütün hayatım boyunca bu oyunları oynadım ama hiçbir zaman kumarbaz olmadım.
1940’lı yıllardı, orman kanunu yeni çıkmıştı. Ağaç kesmeye
değil dal kesmeye izin vermiyorlar ve çok sıkı tutuyorlardı. Böyle bir senede
yaylaya göç ettiğimizde iki üç menteşeli delikanlı çocukları güç bela ikna
ederek arkalarında biz olduğumuzu, çünkü onlar bizi çok güçlü zannederlerdi,
dal kesmeye baş-lattık. Dedemin evini dalladılar, bizde bizim evde oturup her zamanki gibi
poker oynamaya başladık. Evimizden yaylanın yolu gözükürdü. Baktık iki atlı ile
iki yaya geliyor, biraz daha yaklaşınca gelenlerin jandarma olduğunu anladık.
Çok korktuk hemen oyun kâğıtlarını minderin altına sakladık. Hem oyun
oynamaktan hem de orman kanunu yasağına uymadığımızdan korktuk. Hemen gelenleri
karşıladık, yukarı aldık, çay mı istersiniz kahve mi istersiniz, iltifatın bini
bir para iken onbaşı siz poker oynuyordunuz dedi. Korkumuz daha arttı. Hayır
biz poker bilmeyiz dedik, onbaşı ısrarla hayır ben gördüm siz poker
oynuyordunuz deyince inkar edemeyip daha basit bir oyun olan otuzbir oynuyorduk
dedik. Onbaşı buna inandı. Otuzbir nasıl bir oyun öğretin bende oynarın dedi.
Biz artık biraz rahat nefes alıp otuzbiri tarif ettik. Gelenle onbaşı Horzum
karakol kumandanı, sivil olan da Horzum orman bölge şefi imiş. O iki jandarmayı
gönderdiler, o gün sabaha kadar otuzbir oynadık ve onbaşının 16 lirasını üttük.
Artık ahbap olmuştuk. Sık sık Horzuma gider onlar yaylamıza gelirlerdi. O sene
onların çok parasını üttük. Fakat onbaşı bana 16 liraya otuzbir öğrettiniz der
dururdu. Sivil olan zatta Horzum bölgesinde suiistimalden mahkemelik olduğunu,
onbaşınınsa köylüleri soyup soğana çevirdiğini öğrendik. Ben bu olayı ileride
Adana ağır ceza resine anlattığımda, oğlum sizden korkulur siz jandarmayı
soymuş kişilersiniz demişti.
Bir gün Kocçağaz diye bir yayla vardı. Rauf Çulhacı, Cahit
Gedik o yaylada idi. Onları ziyarete gittik. Orda otuzbir oynadık bütün yayla
halkını üttüm. 136 liralarını ütmüştüm. O zaman bir keçi 3 lira idi. O parayı o
zamana kadar bir arada görmemiştim. O gece ben yattıktan sonra ağabeyimi oyuna
davet etmişler. Ağabeyim cebimden 50 lira alıp hepsini kaybetmiş. İkinci gün
olayı öğrendiğimde en ufak bir tepki göstermemiştim.
Sene
1941 İkinci Dünya Savaşı'nın çok
korkunç olduğu seneler Almanlar fırtına gibi orta Avrupa'yı
işgal etmişler. Bulgaristan’ı da işgal edip Meriç nehrine
dayanmışlar. Türkiye'ye girmesi an meselesi diye bekleniyor işte
o sene harp olacak diye mektepleri bir Nisan'da tatil ettiler. Biz
çocukların
savaş umurumuzda değil mektepler erken tatil oldu diye seviniyoruz
Ahmet dayım Macit 100 g barut bir Kilo saçma
al seninle Saimbeyli ye gidelim orada av edelim dedi. Ben bunları
aldırmak için
bir hayli zorlandım. Saimbeyli ye geldik. Dayım bir kafes kekliği
buldu. Obruk'a çıktık dayım kekliği avlatmaya başladı. İkinci
gün Hemen ava başladık. Dağların tepesine kadar çıkıp bir
yere efsun yaptık, içine
girip beklemeye başladık. Keklikler ötmeye
başladı. Bizde heyecan hat safhada dayım orada iki keklik vurdu.
Oradan çıktık gidiyoruz bir keklik sesi duyduk kekliğimizi bir
dala asıp beklemeye başladık dayım bana sen sık dedi keklikler
ötüşüyor
bende heyecan arttı. Nitekim keklik geldi ama ben heyecandan
titremeye başladım ve Tüfeği sıkamadım keklik uç
up
gitti. Ondan sonra bir tepenin başına yine bir efsun yaptık
kekliğimizi asıp beklemeye başladık ağacın tepesine
cırrık(bıldırcın gibi bir kuş) kondu. Ben ilk defa tüfek
sıkıyorum kuşu vurdum a
ma yere düşmedi Tüyleri savrularak uçup gitti. Şafak sökerken çıktığımız dağlardan ikindi vakti döndük eve yaklaştığımızda balkonda teyzelerimin ağladığını gördük. Korkarak içeri girdik fahriye teyzem hastalanmış ateşi yükselmiş şiddetli bir sancı ile kıvranıyor doktor yok ilaç yok telefon yok Saimbeyli'ye götürecek vasıta yok bu imkânsızlıklar içinde yapılacak bir şey yok. İkinci günü Tevfik dayım geldi o daha bilen bir kimse olarak sancı olan yerin üzerine sıcak kepek lapası tatbik ettirdi şimdi düşünüyorum da bu yanlış tedavi Keseyi daha çok olgunlaştırıp patlamasına sebep olmamış. Tabii hastanın durumu daha ağırlaştı kan arabasıyla Saimbeyli oradan pazara oradan Adana'ya götürüldü, bu beladan kurtuldu ama birkaç aylık atılgan isimli çocuğu o yavrucak sanki annesi gibi sancılanarak Ciyak ciyak bağırarak öldü. Felaketler zincirleme geliyor bu defa da Şinasi Yıldırım, örfi idarenin bulunduğu İzmit’te ikinci askerliğini yaparken bir asteğmeni dövdüğü haberi geldi. Her şeye rağmen hayat devam eder, evin şeker, sigarası bitmiş bunları almam için beni Saimbeyli’ye gönderdiler Saimbeyli'ye geldim istenen şeyleri aldım hemen döner gün batmadan çiftliğe gelebilirdim. Dayılarım gece gidip gelirler onlara heveslendim. Onun için hemen yola çıkmayıp önünü hafif geceye gelecek şekilde çıkmak için eve gittim yattım. Bir uyandım ki Saimbeyli'de güneş batmış hava kararmak üzere, bir telaşla çıktım çarşıdan geçerken Salih Yıldırım annemin amcasının oğlu atın dizininden tuttu nereye gidiyorsun dedi çiftliğe gidiyorum dedim. Bu saatte gidemezsin seni göndermem dedi. Giderim ağabey dedimse de atın dizginini bırakmadı. Ben atı sürüverdim elinden kurtuldum arkamdan gitme gitme diye seslendi ise de atımı sürdüm. Saimbeyli çıktım ay doğdu daha gideceğim dört beş saatlik yol var. Hem öyle yollar ki ıpıssız ormanlık yolların başındaki pınarlarda cin görenlerin hikayeleri bunları bile bile yola çıktım. O zaman cinlere inanmıyorum hayal gördüklerini düşünüyorum gördüğüm hayallere inanmayayım atın kulağına bakayım eğer at kulağını bir yere dikerse orada bir tehlike vardır diye kendime moral verdim. Ve hiçte korkmadım Doğanbeyliye geldiğimde karakolda nöbet tutan jandarma beni durdurdu nereden gelip nereye gittiği sordu. Ve 14 yaşındaki çocuk nasıl gelmiş diye beni hayretle ve hayranlıkla izledikten sonra buyur git dedi. Bu olaydan sonra Salih ağabey beni ne zaman görse safi ciğer safi ciğer derdi. Bundan sonra gece yola gitmeye alıştım birçok defalarda gittim ama sonunda yalnız başına gece yola gitmenin doğru olmadığı kanaatine vardım. Bir defasında annemle Saimbeyliye gidiyoruz, annem dayımların meşhur kısraklarıyla ben Ali hocalardan aldığımız kırdan tutup getirdikleri bir tayla yola çıktık. Yolun Çardak oluğu mevkiinde ki yolun yarısıdır atın bir tökezlemesiyle attan düştüm. At nasıl Çifteler savura savura Heybedeki elmaların savura savura koşup gitti. Annemin bindiği atın doğumu yakın olduğu için annemin terkisine binmeyip 20 km yolu yaya olarak yürüyerek Saimbeyliye geldik. Annem anlatmıştı oğlum bu gece sabaha kadar uyuyamadım senin elini tuttum çocuğunun ayağı üzengiye takılsa kalsa çocuğumu parça parça olurdu sabaha kadar korktum demişti. Geldiğimiz atı Saimbeyli dışına çıkarır bırakırdık doğru koşa eve giderdi hatta kestirme yoldan kırdan aşarak gidermiş. Çocukluğum ve üniversiteye kadar yaz tatillerim çiftlikte ve Canbolat da geçti o güzel günleri unutmak mümkün değil bendeki doğa ve hayvan sevgisi orada gelişti. Birinde koyunlarını kuzuya karışmasından ki bu bir olay olurdu düşünün 200, 300 koyun aynı yerde oturan 200, 300 kuzu kavuşur herkes annesini anneler kuzuların arar bu kargaşa dakikalarca devam eder bende aralarında olurdum. Bir defasında bir öksürük hâsıl oldu, bunun boğazına Kumacık kaçtı dediler teyzem beni sırtına alarak Hürüce denen yaşlı bir kadına götürdü. Kadın bir at nalını ısıtıp benimde başına bir örtü örttürüp nalın üzerine bitki tohumları serpti ondan çıkan dumanlarda beni tedavi etmişti. Birinde Canbolata döneceğiz
bizi almak için Kozandan gelen Avşaroğlunun Ford otosuyla döneceğiz. Nenem koyu kahverengi kıvırcık tüyleri olan bir kuzu verdi, bir iki de tavuk vermiş böylece arabaya yerleştik, Kan Köyünden Çamurdan İzzeti de aldık Horzuma kadar geldik beni otomobil tutar, beni aşağıya atın diye ağlar inşallah lastik patlar diye de dua ederdim. Nitekim bir iki defada lastik patlar bende biraz dinlenirdim. Yaylaya geldiğimizde kuzu da benden beter olmuştu kuzuyla tavukları indirmek bir sorun olmuştu ki Çamurdan İzzet Hacı Hüseyinli ailesine alerjisinden dolayı soyunuzda aptallık olduğunu bilmezdim demişti. Gelirken bana kuzunun gözünü ovalarsan senin arkandan gelir demişlerdi gerçekten öyle oldu bana öyle alıştı ki benden ayrılmaz olmuştu. Onun yüzünden saklambaç oyunu oynayamaz olmuştum çünkü saklandığım yerde ilk defa kuzuyu görerek beni buluyorlardı. Evinde maskotu olmuştu eve gelir gelmez ocaklığa gider tencerenin kapağını burnu ile biter yemek yemeye çalışırdı. Birinde atın arpasını açık bulmuş yemiş karpuz kabuğu, çiğ köfte yemiş hazımsızlıktan yürüyemez hale gelmişti zorla yürüttük cuzzağa bindirdik hiç bir faydası olmadı. Ali Yarımoğlu buna gaz içirin dedi, gazı içince daha fena oldu ölmeden kesmeye karar verdiler bende kuzum kuzum diye uzun uzun ağlamıştım. Yaylaya göçtüğü üz ilk günlerde bir oğlak alırdık onu otlatır onunla oynardık yayla göçümü zamanı da onu keserlerdi. Yine Bir yıl ben oğlağın kesildikten sonra dondurmasını istiyordum babam kasaba kestirdi ve kasaba ikiye ayırmasını söyledi oğlağın ikiye ayrıldığını görünce dolmasının yapılamayacağını anladığım için oğlağımı ama bitiştiren diye ağlaya ağlaya eve geldim babam beni bir temiz dövdü rahmetli neneciğim elinden almıştı.
ma yere düşmedi Tüyleri savrularak uçup gitti. Şafak sökerken çıktığımız dağlardan ikindi vakti döndük eve yaklaştığımızda balkonda teyzelerimin ağladığını gördük. Korkarak içeri girdik fahriye teyzem hastalanmış ateşi yükselmiş şiddetli bir sancı ile kıvranıyor doktor yok ilaç yok telefon yok Saimbeyli'ye götürecek vasıta yok bu imkânsızlıklar içinde yapılacak bir şey yok. İkinci günü Tevfik dayım geldi o daha bilen bir kimse olarak sancı olan yerin üzerine sıcak kepek lapası tatbik ettirdi şimdi düşünüyorum da bu yanlış tedavi Keseyi daha çok olgunlaştırıp patlamasına sebep olmamış. Tabii hastanın durumu daha ağırlaştı kan arabasıyla Saimbeyli oradan pazara oradan Adana'ya götürüldü, bu beladan kurtuldu ama birkaç aylık atılgan isimli çocuğu o yavrucak sanki annesi gibi sancılanarak Ciyak ciyak bağırarak öldü. Felaketler zincirleme geliyor bu defa da Şinasi Yıldırım, örfi idarenin bulunduğu İzmit’te ikinci askerliğini yaparken bir asteğmeni dövdüğü haberi geldi. Her şeye rağmen hayat devam eder, evin şeker, sigarası bitmiş bunları almam için beni Saimbeyli’ye gönderdiler Saimbeyli'ye geldim istenen şeyleri aldım hemen döner gün batmadan çiftliğe gelebilirdim. Dayılarım gece gidip gelirler onlara heveslendim. Onun için hemen yola çıkmayıp önünü hafif geceye gelecek şekilde çıkmak için eve gittim yattım. Bir uyandım ki Saimbeyli'de güneş batmış hava kararmak üzere, bir telaşla çıktım çarşıdan geçerken Salih Yıldırım annemin amcasının oğlu atın dizininden tuttu nereye gidiyorsun dedi çiftliğe gidiyorum dedim. Bu saatte gidemezsin seni göndermem dedi. Giderim ağabey dedimse de atın dizginini bırakmadı. Ben atı sürüverdim elinden kurtuldum arkamdan gitme gitme diye seslendi ise de atımı sürdüm. Saimbeyli çıktım ay doğdu daha gideceğim dört beş saatlik yol var. Hem öyle yollar ki ıpıssız ormanlık yolların başındaki pınarlarda cin görenlerin hikayeleri bunları bile bile yola çıktım. O zaman cinlere inanmıyorum hayal gördüklerini düşünüyorum gördüğüm hayallere inanmayayım atın kulağına bakayım eğer at kulağını bir yere dikerse orada bir tehlike vardır diye kendime moral verdim. Ve hiçte korkmadım Doğanbeyliye geldiğimde karakolda nöbet tutan jandarma beni durdurdu nereden gelip nereye gittiği sordu. Ve 14 yaşındaki çocuk nasıl gelmiş diye beni hayretle ve hayranlıkla izledikten sonra buyur git dedi. Bu olaydan sonra Salih ağabey beni ne zaman görse safi ciğer safi ciğer derdi. Bundan sonra gece yola gitmeye alıştım birçok defalarda gittim ama sonunda yalnız başına gece yola gitmenin doğru olmadığı kanaatine vardım. Bir defasında annemle Saimbeyliye gidiyoruz, annem dayımların meşhur kısraklarıyla ben Ali hocalardan aldığımız kırdan tutup getirdikleri bir tayla yola çıktık. Yolun Çardak oluğu mevkiinde ki yolun yarısıdır atın bir tökezlemesiyle attan düştüm. At nasıl Çifteler savura savura Heybedeki elmaların savura savura koşup gitti. Annemin bindiği atın doğumu yakın olduğu için annemin terkisine binmeyip 20 km yolu yaya olarak yürüyerek Saimbeyliye geldik. Annem anlatmıştı oğlum bu gece sabaha kadar uyuyamadım senin elini tuttum çocuğunun ayağı üzengiye takılsa kalsa çocuğumu parça parça olurdu sabaha kadar korktum demişti. Geldiğimiz atı Saimbeyli dışına çıkarır bırakırdık doğru koşa eve giderdi hatta kestirme yoldan kırdan aşarak gidermiş. Çocukluğum ve üniversiteye kadar yaz tatillerim çiftlikte ve Canbolat da geçti o güzel günleri unutmak mümkün değil bendeki doğa ve hayvan sevgisi orada gelişti. Birinde koyunlarını kuzuya karışmasından ki bu bir olay olurdu düşünün 200, 300 koyun aynı yerde oturan 200, 300 kuzu kavuşur herkes annesini anneler kuzuların arar bu kargaşa dakikalarca devam eder bende aralarında olurdum. Bir defasında bir öksürük hâsıl oldu, bunun boğazına Kumacık kaçtı dediler teyzem beni sırtına alarak Hürüce denen yaşlı bir kadına götürdü. Kadın bir at nalını ısıtıp benimde başına bir örtü örttürüp nalın üzerine bitki tohumları serpti ondan çıkan dumanlarda beni tedavi etmişti. Birinde Canbolata döneceğiz
bizi almak için Kozandan gelen Avşaroğlunun Ford otosuyla döneceğiz. Nenem koyu kahverengi kıvırcık tüyleri olan bir kuzu verdi, bir iki de tavuk vermiş böylece arabaya yerleştik, Kan Köyünden Çamurdan İzzeti de aldık Horzuma kadar geldik beni otomobil tutar, beni aşağıya atın diye ağlar inşallah lastik patlar diye de dua ederdim. Nitekim bir iki defada lastik patlar bende biraz dinlenirdim. Yaylaya geldiğimizde kuzu da benden beter olmuştu kuzuyla tavukları indirmek bir sorun olmuştu ki Çamurdan İzzet Hacı Hüseyinli ailesine alerjisinden dolayı soyunuzda aptallık olduğunu bilmezdim demişti. Gelirken bana kuzunun gözünü ovalarsan senin arkandan gelir demişlerdi gerçekten öyle oldu bana öyle alıştı ki benden ayrılmaz olmuştu. Onun yüzünden saklambaç oyunu oynayamaz olmuştum çünkü saklandığım yerde ilk defa kuzuyu görerek beni buluyorlardı. Evinde maskotu olmuştu eve gelir gelmez ocaklığa gider tencerenin kapağını burnu ile biter yemek yemeye çalışırdı. Birinde atın arpasını açık bulmuş yemiş karpuz kabuğu, çiğ köfte yemiş hazımsızlıktan yürüyemez hale gelmişti zorla yürüttük cuzzağa bindirdik hiç bir faydası olmadı. Ali Yarımoğlu buna gaz içirin dedi, gazı içince daha fena oldu ölmeden kesmeye karar verdiler bende kuzum kuzum diye uzun uzun ağlamıştım. Yaylaya göçtüğü üz ilk günlerde bir oğlak alırdık onu otlatır onunla oynardık yayla göçümü zamanı da onu keserlerdi. Yine Bir yıl ben oğlağın kesildikten sonra dondurmasını istiyordum babam kasaba kestirdi ve kasaba ikiye ayırmasını söyledi oğlağın ikiye ayrıldığını görünce dolmasının yapılamayacağını anladığım için oğlağımı ama bitiştiren diye ağlaya ağlaya eve geldim babam beni bir temiz dövdü rahmetli neneciğim elinden almıştı.
1941
yazının yayla göçü sırasında Canbolat'a geldim. Dayım bizim
yağız renkli atımızla Saimbeyli gelmişti. Beni sabaha karşı
uyandırdı, ata bin bağa
uğrayıp biraz üzüm toplat oradan da
Yaylamıza git dedi hemen yola çıktım 60 70 km yolu geçerek
ikindiye doğru Canbolat'a geldim yaylada benim silah kullanıp av
ettiğime hiç
inanmadılar. Ve babamın tabancasını verdiler bunu sıkabilir
misin dediler hemen tabancayı aldım neye sıkayım dedim bir tavuk
gösterdiler
tavuğu hemen vurdum tavukta yumurtlayan tavukmuş sahibi bir hayli
üzülmüştü.
Ben
silah kullanmayı av etmeyi ata binmeyi gece yalnız yola gitmeyi hep
Doğanbeylide (çiftlikte)
Öğrendim. Bu olaylar özgüveninin
oluşmasında büyük rol oynadılar ileri yaşlarında ufak tefek
bir başarım olmuşsa bunu Özgüvenimi borçluyum.
Kendine güvenmeyen biri hiçbir
işte asla başarılı olamaz. Maalesef şu anlarda kendime hiç
güvenim kalmadı.
Çok
sevdiğim Canbolat'ta ilk acıyı da yaşadım. Efendibabamı orada
kaybettik 1939 senesi 26 Temmuzu 27'ye perşembeyi Cumaya bağlayan
gece çocuk
olarak erken yatmıştık. Ne kadar sonra uyandığı bilmiyorum
uyandığımda halalarım ağlıyordu, dedemi de gülüyor zannettim
ve halalarım niye alıyor diye de merak ettim Meğer dedem son
nefesini alıp vermekle zorlanırken yüz kasları geriliyormuş.
Hayatımda en çok
sevdiğim insanı kaybettim çok
ağladım çok
üzüldüm 20 sene sonra bir çocuk
beklerken oğlum olursa ismini Ahmet koyacağım dedim oğlumun ismi
Ahmet oldu. Kızım doğduğu
zamanda sevgili nenem yeni ölmüştü
onun ismini de kızıma verdim. Saimbeyli'de son geçirdiğim
yaz tatilim 1946 yılıydı. O sene dayımlar şarap yapıyorlardı.
Bende bekçi
Kerim ağa ile bağda 20 gün kaldım. Üzümler
kesilir şıfranaya konur ve Kerim ağa tepeler akan su damacanaya
konur ve gelen kağnı arabası ile Saimbeyli gönderirdik.
Yaptıkları 10, 15 ton şarabı Saimbeyli ve Tufanlıda
tüketiliyordu. Eğer şaraptan aldıklarının bir kısmını şaraba
yatırarak devam edebilselerdi inanıyorum ki bugünlerde Türkiye
çapında bir şarap firması olurlardı. İşadamlığı ayrı bir konudur. Avcılıktan başka bir düşüncesi olmayan Ahmet dayımdan
İlkokula ilk defa annem götürdü. Ben okula giderken okulda yalnız Emin Yarımoğlu'nun olduğunu zannediyordum. Okula girince o kalabalık beni hem şaşırttı hem de çok korkuttu. Şermin iki kız arkadaşı ile gelip beni aldılar ama benim korkum geçmemişti annemin arkasından bende eve geldim. Sonunda rahmetli efendi amcaoğlu Doğan ve bana renkli lastik kemer almış Ve elimizden tutarak İnkılap okuluna kaydımızı yaptırdı. Doğan o sene kayıtsız gitmişti hatta bir gün altını kirlettiği için öğretmen evine göndermişti. O Seneler koca Kozan da üç okul vardı. İstiklal mektebi 3 sınıflı İnkılap mektebi dört sınıfı ve Gazi mektebi beş sınıflıydı. Birinci sınıftaki öğretmenimiz Cemal beydi. Ve ayrıca okulun müdürü idi. Öğretmenimizden çok şey öğrendim ama esas öğretmenim efendibabamdı. Ona her şeyi sorardım bir ara yeter oğlum yoruldum artık derdi ama ben yine sormaya devam ederdim. İlk sene devre karnem baştan aşağı iyi idi ileriki sınıflarda kaç pekiyimiz olduğunu sorardık. 1939 1940 döneminde ortaokula başladım o seneler Kozan'da ortaokul yoktu. Adana'ya okula kayıt için amcam getirdi Adana'yı ve faytonu ilk defa gördüm faytonla yaylana yaylana
gitmek çok hoşuma gitmişti. Ben İngilizce şubesine gitmek istedim çünkü annem bana İngilizce saymasını ayları günleri vs öğretmişti. Orta tahsilde ilk
çapında bir şarap firması olurlardı. İşadamlığı ayrı bir konudur. Avcılıktan başka bir düşüncesi olmayan Ahmet dayımdan
böyle
bir gayret beklenemezdi Nitekim maliye ye bir bildiriyi vermediği
için
birde ceza yedi ve şarapçılığı da bıraktılar. Bende şaraba
karşı ilgili o zamanlar başlamıştı. Benim şaraba olan ilgimi
bilen, Doğan Çelik İstiklal lisesinde okurken, bir rum arkadaşına
anlatmış. Çocuk babam şarapla domuzu duyarsa her yere gider size
yardımcı olur demiş. Biz adamla tanışmak için
İstanbul Karaköy’deki
adamın ofisine gittik. Konuşma esnasında ne kadar şarap yapmayı
düşüyorsunuz dedi benim aklımda 10,15 ton varken azlığından
utandım 50 ton falan düşüyoruz dedim.
Çocuk bu kadar küçük bir miktar için
babam oralara gitmez dedi.
İlk
şarap yapma teşebbüsüm
Bucak'ta oldu. Askerden gelmiştim Bucak'taki doktor gitmiş,
ağabeyim sen Bucağa git dedi. Ağabeyimi kırmadım
bucakta işe başladım hasta yok denecek kadar az vizite ücreti
2,50 TL. Bir gün yaşlı bir kadın komşumuz vardı bana oğlum
oğlum sen muayene parası alıyormuşsun sana hasta gelmiyormuş
dedi. Hasta gelmiyordu ama her akşam komşumuz Hacıağa diye biri
vardı o gelir bol bol çene
çalardık.
Bir konuşmamızda yalancı şahitlik yalancı bilirkişilik konu
oldu ben bu köyde
kim yalancı şahitlik yapar diye sordum cevabı çok
acıydı bu köyde
Osman İnan hariç herkes yapar dedi. Bucakta hasta yok, yiyecek yok
içecek
yok günlerim çok
zor geçiyor.
Böyle
sıkıntılı bir günde
Sıtırdan Ahmet dayım geldi. Oda
halinden şikâyetçi
böyle
dertleşirken Saimbeyli'ye gidip şarap yapmaya karar verdik. Fıçı
yapmak için
usta vs ararken dayımın kayınpederi Hacı Ahmet Çubukçu
öldü
bunun üzerine dayım bir gün gelip Macit bu işe başladık
kayınpederim öldü
eşim bunun uğursuzluğuna inanır, huzursuz oluruz bu işten
vazgeçelim
dedi. Bunun üzerine bende Bucak'tan vazgeçip
Osmaniye hükümet tabipliğine tayin oldum ve 1,2 ay devam eden
Bucak'tan kurtulmuş oldum.
İkinci
şarap yapma fikri 1989'da kendini emekli ettikten sonra başladı.
Emekli oldum ama kendimde çalışma
gücüm vardı.
O günlerde Mehmet Karaduman'ın işi de
yoktu hem ona iş bana da ortak ve yardımcı olarak düşünüp
haber gönderdim
geldi Mehmet dedim seninle ortak olarak şarap yapacağız Biraz da
mübalağa ederek bu işte
başarılı olursak milyoner oluruz dedim.
Dayı ben Şarapçılığı
bilmem dedi. Bilmediğini biliyorum dedim senin harcırahını
vereyim Ankara'ya git bir şarap firmasında fahri olarak bir kaç
gün kal Öğrenmek değil de bir fikir edinmen için
faydalı olur dedim. İster istemez Ankara'ya gitti üç gün sonra
Mehmet gelmiş dediler. Bana uğramadı haber
gönderdim
geldi. Ne oldu Mehmet dedim, dayı bu işi yapmama annem müsaade
etmiyor dedi. Daha sonra karayollarına memur oldu.
İlkokula ilk defa annem götürdü. Ben okula giderken okulda yalnız Emin Yarımoğlu'nun olduğunu zannediyordum. Okula girince o kalabalık beni hem şaşırttı hem de çok korkuttu. Şermin iki kız arkadaşı ile gelip beni aldılar ama benim korkum geçmemişti annemin arkasından bende eve geldim. Sonunda rahmetli efendi amcaoğlu Doğan ve bana renkli lastik kemer almış Ve elimizden tutarak İnkılap okuluna kaydımızı yaptırdı. Doğan o sene kayıtsız gitmişti hatta bir gün altını kirlettiği için öğretmen evine göndermişti. O Seneler koca Kozan da üç okul vardı. İstiklal mektebi 3 sınıflı İnkılap mektebi dört sınıfı ve Gazi mektebi beş sınıflıydı. Birinci sınıftaki öğretmenimiz Cemal beydi. Ve ayrıca okulun müdürü idi. Öğretmenimizden çok şey öğrendim ama esas öğretmenim efendibabamdı. Ona her şeyi sorardım bir ara yeter oğlum yoruldum artık derdi ama ben yine sormaya devam ederdim. İlk sene devre karnem baştan aşağı iyi idi ileriki sınıflarda kaç pekiyimiz olduğunu sorardık. 1939 1940 döneminde ortaokula başladım o seneler Kozan'da ortaokul yoktu. Adana'ya okula kayıt için amcam getirdi Adana'yı ve faytonu ilk defa gördüm faytonla yaylana yaylana
gitmek çok hoşuma gitmişti. Ben İngilizce şubesine gitmek istedim çünkü annem bana İngilizce saymasını ayları günleri vs öğretmişti. Orta tahsilde ilk
şanssızlığım
burada başladı İngilizce kontenjanı doldu diye Fransızca
bölümüne
kaydettiler. Bu altı sene zarfında en az 10 lisan hocası değişti.
Her gelen ayrı bir havadan dem vurdu Fransızcayı öğrenemedik.
Halbuki İngilizcede ortaokulda bir lisede bir hoca vardı
İngilizceye yazılabilsem İngilizceyi öğrenebilirim. Amcam birde
lacivert renkli bir elbise yaptırdı. Ben uzun pantolon istediğim
halde daha uzun pantolon giyecek yaşta
değilsin
diyerek kısa pantolon yaptırdı. İlk sene halamlar Hikmet
çeliklerde
müşterek eski kız lisesi olan evi kiraladılar halamların
tarafında bir odada bize bakan Halime halam, ağabeyim, Emin
Yarımoğlu kalırdık. Aile ortak bir radyo almaya niyet ettiler
Doğan Çelik çok
sevindim artık okuldan gelince radyoyu açar
Şarkı dinlerim deyince Emin hemen müdahale etti olur sana her
zaman açtırırım
dedi yani radyo daha alınmadan kavgası başlamıştı. Eminle Doğan
geçinemezlerdi.
Denizi hiç görmemiştik
denizi görmek
için
Mersin'e gitmeye karar verdik ben Halit Çelik, Emin Yarımoğlu,
Doğan gördünüz
istasyonu geldik. Mersin'e gitmeye paramız yetişmedi
öyleyse
Tarsus’a gidelim dedik. Tarsus'a geldik Tarsus Şelalesine gidip
yemeğini orada yiyelim dedik ve bakkaldan peynir pastırma aldık bu
arada Eminle Doğan yine tartıştılar. Emin küstü bizden ayrıldı
gitti. Dönüş
saati istasyona geldik Emin ortada yoktu biletlerimiz gidiş dönüştü,
bileti bizde parasının da olmadığını biliyoruz. Bizi bir korku
aldı. Tam tren hareket etmeden 1, 2 dakika önce
geldi de rahat bir nefes almıştık.
2.sınıfı
halamların Ulu caminin yanında tuttukları evin bir odasında
Halime halamın himayesinde geçirdik.
Benim o seneye kadar matematik dersi ile aram hoş değildi.
Matematik hocamız İsmail Hakkı Bey bana matematiği sevdirdi ve
matematik nosyonunu kazandırdı. Fizik hocamız yaşlı olduğu için
nene denilen Ak saçlı
Necmiye hanımdı. O da bana fizik sevgisini aşıladı her ikisini
de sevgi ve rahmetle anıyor, Allah onlardan razı olsun diyorum.
Üçüncü sınıfta efendi amca ikinci defa askerliğe gitti bizde
Hasan Çelik, Ahmet Yıldırım, Emin Yarımoğlu, Orhan Arık ile
bir ev tuttuk. Eminlerin hizmetçi
kızlarını halama yardımcı olarak verdiler. Evimiz Şadi Bey
amcanın evinin karşısında idi. Halam Şadi beyleri çok
sever her akşam onlara giderdi. Bazen de bunlardan usandım
artık
gitmeyeceğim derdi. O zamanda Vedia ve Fevziye abla pencereden
Halime abla diye çağırırlar
yine giderdi. O sene ekmek karneye binmişti.
Günlük
ekmeğimizin bir kısmını sabah yerdik kalanını cebimize koyar
okula giderdik. O sene Hasan Çelik Uşak'ta özel
bir liseye gitti. Ben elemeyi verdim diğer derslerden geçtikten
sonra müzik dersinden İkmale kaldım. İkmalde bir şarkı söyle
dediler, Güzel kuş şimdi neredesin diye bir şarkı öğretmişlerdi
onu söyledim.
Hep güldüler, çok
şükür
böylece
ortaokulu bitirdim. Lise birinci sınıfta halamlarda kaldım Adana
erkek lisesi Türkiye'nin en zor lisesi derlerdi. Sınıf
geçen
parmakla gösterilirdi
ben bütün derslerden yedi sekiz olarak geçtim
edebiyattan 4-4-4 alarak tek dersten ikmale kaldım. Birinden 5 alsam
geçecektim.
O sene tatilden sonra 20 gün askerlik eğitimi vardı. Takım
kumandanımız Adanalı eski efendi külhanbeylerinden Deli Petro
denen biri idi. Bir içtimada
kim kaldı kim geçti
konuşmasında bütün çocuklar
edebiyattan kalmışlardı. Bunu öğrenen Deli Petro kendine has
üslubu ile edebiyat hocası Bedrinisa Kudayal'ı bir hayli
eleştirmişti. O sene tatilde yine Saimbeyli’ye gittim. Çiftlikte
günlerimiz çok
güzel geçerken
13 Ağustos’ta
Doğanbeyli karakolundan jandarma geldi burada Macit isminde biri
varmış onun 15 Ağustos'ta ikmal imtihanı varmış dedi. Her sene
1 Eylül’de
başlayan
imtihanların 15 gün önceye
almışlar. Ben hemen hareket etsem iki günde Adana'ya zor
yetişirdim. Hemen Saimbeyli’ye geldim engele kalmak için
doktordan rapor almak istedim. Doktorun dayımla arası açıkmış
bana rapor vermedi. Aklımıza
asmaca PTT’de
görevli
Fevzi Gönen
geldi. Ona telefonla durumu anlattık. Bir müddet sonra raporu
aldığını bildirdi. Ben sevinerek tekrar çiftliğe
geldim okullar açıldı imtihana girdim bir paragraf gösterdiler
Oku dediler okudum Şükran kelimesi geçiyordu
onu sordular bir şeyler cevap verdim, çık dediler sınıfta
kalmıştım meğer
müdürüm
engele kalanlara alerjisi varmış bir formaliteymiş. Tek dersten
ikmale kalmak ve sınıfta
kalmak olacak iş
değil ama büyüklerimizin hiçbirinden
hak aramak aklımdan geçmedi
yalnız Doğan Çelik benim dayımın oğlunu nasıl sınıfta
bırakırlar
diye isyan etmişti.
İkinci
sene yine halamlarda kaldım ve sınıfı ikmalsiz geçtim.
O sene efendi amcam toptan bakkaliye işi yaptılar. Bazı akşamlar
Hasan ağabey dışarı çıkarken bana bir tomar kâğıt para
verirdi. Bende kılına dokunmadan alır ve sabahleyin kendisine
verirdim. Şimdi düşünüyorum da saymadan almam büyük hatadır
İnsan hali ya Hasan Çelik verdiğim
para 3000 değildi
3500 diye tereddüde düşse bir felaket olurdu. Onun için
parayı bulursan da say diye boşuna dememişler. Halamlarda kaldığım
bu seneler zarfında en küçüğünden
en büyüğüne
kadar beni üzecek kıracak incitecek bir hareket olmadı şu anda
hayatta bir Perran kaldı.
Diğerleri
hep edebi yete intikal etti. Hepsinden Allah binlerce defa razı
olsun nur içinde
yatsınlar. Bunlara rağmen ben kendimi diken üzerinde hissederdim.
Huzursuzdum. Artık dışarıda okumaya ailemi ikna ettim Okulumuzun
yanında yeni yapılmış bir evin bir odasını kiraladık. Adli
yazan Çapkın Yusuf, Mehmet Saygılı bir odada kalıyorduk. İkinci
odada Niyazi Muzaffer Topaloğlu kardeşler kalıyordu onlar bulgur
pilavı yaparlar turpla yerlerdi onlara bir hayli imrenirdim. Biz bu
odada bir bitlendik o senede tifüs salgını var bitten geçtiği
söyleniyordu
o kadar bitlendik ki bitler duvardan yürüyorlardı. Adli Yazan
bunlara dokunmayın bunlar zararsız kırmızı bitleri öldürün
tifüsü
bulaştıran onlardır derdi. Ben Cumhuriyet bayramını iple
çektim
2, 3 günlük tatilde Kozan'a geldim neneme durumu anlattım nenem
bütün çamaşırlarımı
kaynattı beni bir temizlik yıkadı bitten kurtuldum
Adana'ya
dönüşte
Osmaniyeli Veli temel isimli bir arkadaşla kaldık odamız
tertemizdi, Veli de çok
iyi bir insandı. Velinin babası 15, 20 günde bir gelir oğlu ile
beraber yatardı. Benim çok
tuhafıma giderdi Biz babamızla yemek yiyemezdik. O sene babam Kozan
il genel meclis üyesi seçildi
40 gün Adana da kaldı bir gün olsun evimizi görmedi.
Veli babamın Adana'da olduğuna bir türlü inanmak istemedi.
İngiliz kumaşından bir elbise yaptırdı Çünkü kumaşın
iyisinden çok
iyi anlardı kumaşı görmüş
hoşuna gitmiş Ama bana çülakiden elbise yaptırsa aradaki farkı
aylığıma ilave etse daha çok
makbule geçerdi.
Beslenmemiz bakkal Ahmet Ağa'nın
dükkânından
peynir, pastırma, yoğurt ve sucuk yiyerek ara sırada 12,5 kuruşa
kıyıp bir kişilik kebap yiyebiliyorduk. Ama buna rağmen
özgürlüğüne
yeni kavuşmuş biri gibi hayatımdan memnundum. Derslerimde iyi
gidiyordu. Adli Yazan’la aynı sırada otururduk. Ben bütün
derslerden geçmiştim
bir Edebiyat kalmıştı onda da Adli’nin yardımına güveniyordum.
Adli fizik, kimya, matematikten kalmıştı.
Son coğrafyadan
imtihan oluyoruz, coğrafya öğretmenimiz çok
sakin sessiz biri idi. Adli ben kopya çekeceğim
dedi, çekme
ben sana yazdırırım dedimse de kopya çekmeye
başladı. Hoca gelip Adlinin kâğıdını aldı. Adli ağladı
yalvardı, bizde rica ettikse de hoca kâğıdı vermedi. Kaldığı
ders
dörde
çıkınca direkt sınıfta kaldı. Ben hem Adli’ye üzüldüm hem
de bana yardım edemeyeceğinden korktum. Çünkü hemen edebiyat
imtihanımız var. Bahçede
imtihan oluyoruz. Ben Adli’nin peşini bırakmıyorum. Yan yana
oturduk, Adli hala gözü
yaşlı, ben bu vaziyette bir şey soramıyorum. Ama o asil çocuk
bana suallerin çoğunu
yazdırdı. Başka biri olsa ben sınıfta kaldım, o da ikmale
kalsın derdi. Ve mazeret olarak, üzüntümden sana yardım edemedim
diyebilirdi.
O
seneler Adana Erkek Lisesinden ikmalsiz sınıf
geçmek
kolay bir şey
değildi.
Ben ikinci sene 9 dan 10. Sınıfa ikmalsiz geçmiştim.
Kimya öğretmenimiz Semra Karaali adında çok
ciddi, çok
zeki bir hanımdı. Herkesin değil ismini numarasını bilirdi.
Yazılılarda kopya çektiğini
yakalanmadığını iftiharla anlatan çocuklara
kocaman bir sıfır gelirdi. Dersi nokta koymadan anlatırdı. Ben
kimyayı sevdiğim için
onu dikkatle dinlerdim. Fakat birçok
arkadaşlar onun ders anlatmasından şikâyet ederlerdi. Bir gün
son dersimiz kimya, derse girerken ağabeyimden bir telgraf aldım,
ilacı alamadığından bahsediyordu. İşte o derste kimyacımızın
ders anlatmasının ne kadar sıkıcı olduğuna bende karar inandım.
Ve arkadaşlarıma hak vermiştim. İlaç ise
sülfamit
bulunmuyor ve karaborsada satılıyordu. Ağabeyim Adana da Ali
Nasibi eczanesinde bir kalfanın bu işi yaptığını öğrenmiş
bana bildirmişti. Ben kalfayı buldum evine gittik ve ilacı alıp
hemen Kozan garajına geldim, orada eniştemiz Hikmet Arık’ı
gördüm,
iyi bir tesadüf diye ona verdim. Meğer onun da ilaca ihtiyacı
varmış ağabeyime vermemiş.
Üçüncü
sınıfta
fen şubesine
ayrıldım. Derslerim iyi gidiyordu. Astronomi dersinden öğrendiğimiz
bilgilerle arkadaşım Erzinli Ömer ile dünyanın güneş etrafında
döndüğü
için
kendi etrafında da dönmesi
gerektiğini cebir formülleri ile ispat etmiştik. Son aylara
gelmiştik. Önce bitirmeye gireceğiz, bütün derslerden geçersek
olgunluk imtihanına girip kazanırsak üniversiteye girmeye hak
kazanacağız. Ben kendimi yokladım bir felsefeden birde
Fransızcadan korkuyorum. Felsefe hocamız Adanalı Münire
Çıtak
idi. Mart ayının sonlarında son dersimiz felsefe idi. Öğretmen
bir arkadaşımızı kaldırdı, kitaptan bir bahsi okuttu. Sizde
dinleyin demişti. Ben en arka sırada oturuyordum. Pencereden
güneşte girmişti, uyumuşum. Bunu görmüş
beni derse kaldırdı, anlat arkadaşın ne okudu dedi. Ben bir şey
anlatamadım. Otur yerine sıfır veriyorum dedi. Korkum bu olaydan
ileri geliyor. Buna çare
olarak hocamız Münire
hanımın
babasını efendi amcam (Ahmet Hafi Bey) tanıyormuş, kendisine
durumu anlattım. Bana yardımcı olmasını rica ettim. Ben böyle
şeyleri yapmak istemem ama senin çalışkanlığını
bildiğim için
sana yardımcı olurum dedi. Kalkıp
Çıtağın
babasını ziyarete gitmiş. Adam da hastaymış kızını çağırtmış,
bak kızım bu bey benim çok
sevdiğim kıymetli bir kimse bunun yeğenine yardımcı ol demiş.
Bunu öğrenince çok
sevindim, artık bir Fransızca kalmıştı. O da her sene olduğu
gibi son aylarda tayin olmuş biri idi. Ve arkadaşım Burhan
Bozdoğan’ların evinin üstünde bir oda kiralamıştı. Burhan
ile gidip Park otelde kalan hocanın eşyalarını yeni evine
taşıdık. Bu vesile ile hoca ile tanıştık. Ondan özel
ders almaya 5 liradan anlaştık. Ne zaman gitsem içki
içer
keman çalardı
görüyordum.
Üç dört
ders alır
sonra imtihana girer ondan sonra ders almam diye düşünüyordum.
Hoca bu duygumu hissetmiş gibi bir gidişimde sana şu kadar ders
verdim 50 lira borcun var eğer bunu vermezsen imtihanına girmem
dedi. O zaman ki hesaba göre
borcum 20 liraydı. Yanımda 50 lira vardı, ama vermeye korktum.
Parayı alır yine imtihanıma girmez dedim. Olur, hocam aileme yazıp
para isteyeyim dedim. Ve hemen bu işleri çok
iyi bilen, öğretmen okulunda okuyan hemşerimiz Kemal Sucak’a
gittim. Ona durumu anlattım, korkma ver, parayı aldıktan sonra
gereğini yapar dedi. İki üç gün sonra gidip 50 lirayı verdim.
Nereyi iyi biliyorsun dedi, 7. ders dedim orayı iyice yapalım dedi.
Ve ben imtihanda sual yazılı kâğıtları karıştırır birini
önüme
çekerim,
sen onu al dedi. Ve gerçekten
önündeki
suali aldım 7. ders çıktı. Ve iyi bir not alarak geçtim.
Ama hesabım yine tutmadı Felsefe hocası babasının
ricasına
rağmen Felsefeden kaldım. Olgunluğa giremedim. Eylülde geldim
yine Felsefeden geçemedim.
O sene mektebe devam etmedim ama bir senem yine yanmış oluyordu.
Lisede çalışkan
bir öğrenci olmama rağmen 3 senelik liseyi 5 senede bitirdim. Tek
dersten ikmal tek dersten sınıfta kalmama sebep olan bu iki kadın
öğretmene 60,70 senedir aklıma
düştükçe
beddua ederim. Son
sınıfı
yine lisenin civarında bir ev tuttuk. Şair Zeki öğretmen okulunda
okuyan Rafet Tanrıverdi üçümüz kalıyoruz. Bir tatil dönüşünde
yatağımı açtım
tam dokuz tane bit öldürdüm.
Meğer ben Kozanda iken Rafet’in ağabeyi püsü Mesut





